Zaman ve mekan

Ruhumun ilacı üfledi yeniden. Sevince boğdu beni.  Ruh ölümsüzdür dedi. Şimdi olmazsa sonraki hayatta olur. Nasıl yani? Ben bu hayata her şeyi sığdırmaya boşuna mı çalışıyorum. Yaşatmaya çalıştığım ölümlü beden içindeki ölümsüz mü? Ölümlü bedende bir ölümsüz… Yalnız kalmış belki de hiç anlaşılamamış.  Bedeni korumak, kollamak adına yapılan tüm çabaya rağmen ruh boş bırakılmış. Nasıl bir tezattır insanın içine düştüğü bu durum. Ölümlüyü ölümsüz kılmaya çalışırken, ölümsüzü öldürdüğünün farkına varmamak.

 

Ruh, akıl, kalp, üçüncü göz derken dank etti birden. Zaman var mı gerçekten? Yani zaman var mı derken zamanı kim yarattı hiç yokken? O kadar zaman varken, bizi acele etmeye iten yarattığımız zaman mı, illüzyon korkular mı? Zamandan aman dileyerek geçiyor hayat. Zamanında biçeceksin. Zamanında geleceksin. Zamanında söyleyeceksin. Zamanında yiyeceksin. Zamanında susacaksın. Zamanında ayağa kalkacaksın. Zamanında okuyacaksın. Zamanında evleneceksin. Zamanında kariyer yapacaksın. Amma kural yaratmışız. Kastımız mı var kendimize.

 

Hani adına saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay, mevsim, yıl dediğimiz zaman.  Geçmişimizi bize gururla ya da pişmanlıkla hatırlatan zaman. Ya da geleceğimizi kaygıya boğan zaman. Zihnin saniye içinde birden bir çok yere aynı anda gidip gelmesinden keyfini yaşayamadığımız şu zaman.

 

Zaman var mı gerçekten? Hafızasını yitiren bir insan için zaman nedir? Hatırlayamadığı için geçmişte hiç zamanı olmamıştır ki.  Bir film vardı. Drew Barrymore’un başrolde olduğu 50 First dates adlı bir filmde konu gerçekten dikkat çekici. Senaryoya göre Lucy her sabah uyandığında yaşadığı önceki günü hatırlamamaktadır. Yine de Henry, bu durumun, kendisine engel teşkil etmesine izin vermemekte kararlıdır. Her yeni günde Lucy’i kendisine bir kez daha aşık edebilmek için mücadele etmekten asla vazgeçmeyecektir. Lucy için dün ve yarın yoktur. Hep an vardır. Belki de bu yüzden çok mutludur.

 

Zamanı yaratımlayan insandır. Ta kendisi. Zaman gerçekte yok gibi. Zamana tanım getiren onu saniyelere, saatlere, düne ve yarınlara hapseden insanın kendisi. Zamanı kalıba sokmak, somutlaştırmak, şekillendirmek için o kadar meşguldür ki insan, elindekini, anı belki de buna harcar durur farkında olmadan.  Belki de bu nedenle, zihnin sürekli ileriye ve geriye gitmesiyle ancak birkaç an hatıra akılda kalır. 40 yılda sadece birkaç düzine hatıra. Beynin depolarına yollanır. Hatırlanan ve hafızaya yollanan o anlar kişinin gerçekten yaşadığı, kendini verdiği, zihninin sadece o anda, yerde, olayda, kişide olduğu anlardır. 40 yılda birkaç düzine hatıra. Olmamasından daha iyi değil mi? Ama hatırlanamayan onlarca zaman yaşanmadı o zaman! Zihni frenlendiğinde, anda kalması için eğittiğinde, belki her anını hatırlayacaktır insan. Zamanı süreyle karıştırıp göreceli kılar insan, oysa kainatta sınırsız akar mutlak zaman. Mutlak zaman tutarlıdır. Süre ise tutarsız.

 

Mekan da bir başka tartışma. Mekan da hep değişen bir başka hapis. Mekan bazen bir ülke, oda, bazen makam, bazen sınıf, bazen başka bir insan ama hep sınır içerir. Mekana hapseder insan kendini. Peki mekan gerçekten değişir mi değişmez mi? Eğer varsa neden mekana bir türlü sığamaz insan ve hep yeni mekan arar durur? Yeni ev, yeni araba, yeni oda, yeni sevgili, yeni ülke.  Mekanla başı oldum olası derttedir. Sınırlı mekanlar hep değişir, eskir. Herkesin en sıkıntılı işler başına geldiğinde, mekanın sebebiyeti suçlanır. Tebdili mekanda ferah vardır denir. Başına gelen olayda tutumunu değiştir. Yine aynı oldu. Davranışını değiştir. Yine aynı oldu, o zaman mekanını değiştir der Orhon. Mekan değişen bir şey midir? Tanık olmadığında, ilişkiye dönmediğinde, yer kaplamadığında mekan var olabilir mi? İnsanın değişmeyen mutlak mekanı kendisidir.

 

Ne kadar ilginç. Bütün olanlar, olaylar zaman ve mekan çerçevesinde oluyor. Olaylar ve zaman gerçekte mekanda mı gömülü yoksa. Doğada bizim bilincimizden bağımsız bir mekan ve zaman varsa? Arının kovanını, kovanın içinde peteği, peteğin içinde balı düşündüğümde ilk başta kovan mekan, her petek gözü ve içinde yer alan balda oraya sıkıştırılmış zaman gibi geliyor. Arı için ise peteğin gözü bir mekan. Dıştan bakınca o zaman, değişiveriyor mekan. Yani beynimizin bir yerlerine sıkıştırılmış anılar gibi. Zaman mı mekanın zemini mekan mı zamanın zemini. Çözüm bekliyor.

 

Bütün bunlar bilinçdışını hariç tutuyor. Truman filmindeki gibi. Acaba hepimiz Trumanlar mıyız? Oyuncu olduğunu bilmeyen bir oyuncu. Yaşamımızı yöneten ve yönlendirenlerin kurduğu bir düzeneğin parçası mıyız?  Kendini özgür hissettiğin sürece hapishaneden kaçmayı düşünür müsün? Kaçabilmek, düzeneği anlaman için önce ters bir illüzyonda olduğunu kavraman gerekir. Gerçekler yukarıda. Sen yere yansıyansın. Kendini gerçek sanma.  Herkes kendi hapishanesinin içinde. İllüzyon mutluluk. Kalıplardan, çelişkilerden, gerginliklerden, çekişmelerden ürkerek yaşayan sen asla özgür olamayacaksın. Özgür olamadıkça da kendi hakkında bir şey öğrenemeyeceksin. Aslında dörtgen bir mağarada hapissin. Seni borçlandıran, güvensizleştiren, temsil edilme ihtiyacına boğan, salt medyatik bir düzen. Platonun efsane metaforundaki gibi. Ellerinden bağlıyken karanlık bir mağaradaki gölgelere inanır vaziyetteyken, ellerin serbest ışığı takip ettiğinde gölgelerin kaynağının ateşin çevresindeki kuklalar olduğunu göreceksin.

 

Aklıma aynı mekanda ve zamanda mutsuz olanlara karşı mutlu olanlar geliyor. Kolunu kaybediyor. Acı hissetmiyor. Hayatta her şeyini kaybediyor. Şikayet etmiyor, mutlu oluyor. Hastalıktan her gün eriyor. Yine de bir gram üzüntü yok, şükrediyor. En ağır eleştirilere maruz kalıyor. Yine de mütevaziliğini koruyor. Hayatta lüksün değil en basitin peşinden gidip mutlu oluyor. Basit şeylerden zevk alıyor. Kahve içmek, haberleri okumak, arkadaşıyla kahvaltı yapmak, güzel bir yemek pişirmek, beğendiği bir kitabı okumak onu mutlu etmeye yetiyor. Makam, insanların ona tapması, lüks araba, yeni ev, daha çok para, daha çok nüfus peşinde koşacağı şeyler değil. Asla yıkıcı olmuyor. Problemlerle karşılaştığında bunlara ders verici, öğretici diye yaklaşıyor. Yazarak, çizerek, üreterek mutlu oluyor. Hasbelkader baltaya sap olmak onun meselesi değil. Huzur için başkalarının onu yağlamasına gerek duymuyor. Tek başınayken daha huzurlu olabiliyor. İnsanlar onu nazik buluyor. Konulara diğerleri gibi standart bakmıyor. Yargılamadan dinliyor, insanları olduğu gibi kabul ediyor.

 

Kim bunlar?

 

O ruh işte. Basit. Masum. Olmuş. Artık o bir kişi değil. Mevcudiyettir. O ruh mekan ve zaman aramaz. O gerçekten evine dönmüştür.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s