Dinginlik için Dört Nasihat

Ruhumun ilacı bir kitap önerdi yakınlarda, şöyle incecik. Kahveye eşlik edecek kadar. Ama aldı götürdü beni. Demekki kadimmiş bir zamanlar insanlar.

Önemli nasihatler vardır bir insanın bazen duyması, kulak ardı etmemesi ve sımsıkı sarılması gereken. Bazen de bir musibet, bin nasihatten iyidir. Nasihatler, anneden, babadan büyüklerden genellikle küçük yanlış ya da hatalardan sonra çocuklara akar, durur. Gerçek bir mirastır, soyuttur ve yüzyıllarca yaşar. Nasihatler evrenseldirde. Özünde iyidir. Her kültürde muhakkak bulunur. Kural değil, ancak, yine de uyulması durumunda fayda getirir bu öğütler. Kim bilir kaç defa denendikten sonra nasihate döner deneyimler. Kısa yoldur bunlar, kullanmasını bilene.

Zihin, ruh ve beden tam birliktelik yaşayamaz çoğu zaman. Tam birlikteliği sağlamayan, oyun bozan genellikle zihin olur. Zihnin hoyrat gelgitleri öncelikle bedeni, sonrasında ruhu üzer durur. Bedeni geliştirmek mümkün. Benzer bir şekilde zihni eğitmek de. Ancak, geride kalan yıllarda ideal, amaç eksikliği varsa, ciltteki buruşukluklardan daha fazla acıda kalır ruh. Ruhun kendini geliştirmesi için önüne çıkan hayat denilen fırsatı, diğerleriyle antlaşma yaparak iyi kullanması gerekmektedir.

Gerçekte bu üçlünün bir gün buluşup aralarında bir anlaşma yapması son derece faydalı olacaktır. Bu mümkün müdür? Kural demek hoş değil evet ama yine de birinci kural kimse birbirine hükmetmemelidir. Hükmetmek, yenmek, sahip olmak arzularından beslenen zihin, istekle koşmaktadır. Ancak, istek amaçtan üstün değildir. Zihnin isteklerine karşılık ruhun bir amacı vardır. Zihin var olmak için savaş açmıştır. Ruhun amacı ise olgunlaşmaktır. Bu duellonun sonu yorgun bir beden ve ruh olacaktır. Eğer zihin eşittir beyin ise, o zaman ruh ve bedene göre gelişimini en geç ve güç tamamlayacaktır. Ruh can ise canlanma anne karnındayken oluştuğunda bu ruha kıyafet olan beden de yavaş yavaş şekillenir. Bu ikiliye inat en son şekillenmesini tamamlayan organ ise beyindir. Kadın ve erkek beyni her ne kadar farklı yapılar gibi görünmese de arada var olan yüz gramlık fark tüm duygu, tutum ve davranışları kadınsı ve erkeksi yapabilmektedir. Küçük kardeşlerin büyüklere şımarması gibi zihin oyun bozanlıkta hep ileridedir.

Antlaşmalardan bahsederken adı üzerinde karşılıklı uyulması gereken bir prensipler manzumesi. Don Miguel Ruiz bunları mükemmel özetlemiş. Kullandığın sözcükleri özenle seç, diyor. Sözcüklerin, günahsız, arınmış, temiz, lekesiz, eksiksiz olsun.  Ben bu işte gerçekten berbatım, dediğim an berbat olmayı yarattım, farkındayım. Bunu ilk okuduğumda kelimeleri seçerken karşıyı incitmemek olarak algılamıştım. Aslında manasında küçücük bir yer tutuyor benim bu çözümüm. Sözcükler önemlidir çünkü bunlar benim yaratma gücümdür. Yani birine bela okurken dikkatli olmalısın, bela gelir seni bulur gibi. Kısaca söylediğiniz sözlerle yaşadığınız olayları yaratırsınız diyor Ruiz.

Söz o kadar ilginç bir vasıta ki yılların tüm birikimini bir anda alıp, yok edebilir. Bakalım geçmişe, özellikle yıpratıcı ilişkilere ve ayrılıklara. Her şeyi başlatan sözdür. Bana bunu demişti… Evren’de sözle, nefesle başlamıştı, değil mi? Kovulmanızın nedeni birinin söylediği söze uymaktı diyor din kitapları.

Kişisel olarak davranışa daha önem veririm. Söz bazen manasız kalabilir. Ancak, sözcükler bazı durumlarda davranıştan bile daha önemli, değerlidir. Burada kast ettiğim yeter ki konuş değil tabi ki. İnsanların duymak istediklerini inanmadığı halde söylemesinden de bahsetmiyorum. Güzel söz söyleme sanatı değil ilgilendiğim. Daha çok kelimelerin yaratma gücü. Ruiz diyor ki; kelimeleri düşüncesizce söylediğinizde yarattığınızı hatırlayın yeter. Kırk kere ne söylersen o olur misali.

Kendine düşmanca davranmak istemiyorsan kullandığın kelimeler günahsız olsun. Ama mümkün mü bu günümüz dünyasında? Çocukluktan yalan söylemeyi, abartmayı, aşağılamayı teşvik eden bir iletişim yatağında, nasıl olurda huzurla uyur ve büyür sözler. Kelimeleri ne amaçla kullandığımıza baktığımızda hakim olan dilin suçlamak, küfretmek, aşağılamak, kısaca yok etmek için kullanıldığı gayet açık. Açıp bakalım gazete sayfalarına; şerefsiz, alçak, namussuz, hırsız, haşhaşiler… Bu sözler neyin enerjisini taşıyor, tabi ki kendi kinimizin, nefretimizin, kıskançlığımızın…Bu yok etme enerjisi…Ve yok edecektir sonunda. Oysaki bu sözlerle birbirimize dibe çekiyoruz. Birçoğumuz ne kadar yadsısak da, bir nevi büyücülük yapıyoruz, hem de her gün.

Abrakadabra, “ben söylersem olur” misali birçoğumuz her gün büyü yapıyoruz. Sözcüklerimizle diğerlerinin sadece gözlerini değil, hayatlarını da bağlıyoruz. Birçoğumuz içinde Medusa taşıyor, sözleriyle karşısındaki taş kesiliyor. Lanet okuduğumuz an, kahrolsun dediğimiz an yapılan kara büyüden başkası değil galiba.  Ya da kötülük yaymaktan başka işe yaramayan dedikoduya bulaştığımızda.

Bazılarımızın ise içinde felsefe taşı var. Dokunduğu her şeyi altına dönüştürebilen. İyi sözler gibi. Sözün ne olduğunu ve ne yaptığını anlamaya başladığımızda sözümüze sevgimizi bulaştırdığımızda bambaşka bir dünyaya merhaba diyebilir belki insanlık.

İkinci antlaşmaya geçmeden önce çok değer verdiğim bir kardeşimin sıklıkla dile getirdiği bir cümle geldi aklıma: “Misery loves company”. Yani aynı dertten mustarip kişiler çabuk kaynaşırlar. Bu yüzyılın en büyük sorununa da işaret eden bir ifadeye benzetirim bu sözü. Söylenenleri kişisel algılamak. Yani ikinci antlaşma, ruh, zihin ve beden üçlüsünün dirliğinde gereken şey hiçbir şeyi kişisel algılamamak diyor Ruiz.

Ne mümkün dediğinizi duyabiliyorum. Kabul görmek, onaylanmak eksikliğiyle yetişen bir kültürde hiç de mümkün değil gibi. Sürekli bize kim ve ne olduğumuzun söylenmesine ihtiyacımız nereden geliyor acaba?  Dünyayı benim gözümden görmeyenlere tahammülsüzümün sebebi nedir? Kişisel algılamak zehir gibidir, kalbinize doğrudan yerleşir ve onun bedeninizi ve zihninizi arındırmasını engeller. Duygusallığın çöplüğünde gezer durur bu durumda insan.  Bir hayal dünyasına kapılıverirsin, pire bakmışsın deve oluvermiş. Bir bardak suda fırtınalar kopuvermiş. İnsan bir diğerine neden kızar sorusunun gizemi de burada, kişisel algılama da.

Kızmanın temelinde korku vardır. Korkun yoksa üzülmenin, kıskanmanın, nefret etmenin gereği kalmaz. Buraya kadar yazılanlardan olumsuz söylenen şeyleri kişisel algılamayın demek istediğim anlaşılıyor sanırım. Gerçekte söylenen harikulade sözleri de kişisel algılamamak gerekli. Yani bize mükemmelsiniz diyen bir kişi bizim yüzümüzden bunu söylemiyor. Kendisinin mükemmele olan ihtiyacı, korkusu devrede olabiliyor.

Kısaca, acı çekmeye olduğu kadar kendini beğenmeye de bağımlılık yaygın.

Yani, bütün bunları toplarsak dinginlik için yargılamamak ve elimizden gelenin en iyisini yapmaktan başka birşeye gerek kalmıyor.

Ne kadar basit, bir o kadar zor!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s