Ölmez otu

Yüksek konseyin en güçlü olduğu bir dönemde, uzun yıllardır emrinde olduğu konseyin insanlardan bazı gerçekleri sakladığını keşfetmişti. Keşfini diğerlerine anlatması intihar etmek gibi bir şey olacaktı. Anlatamazdı. “Biraz daha sabırlı olmalıyım”, diye kendi kendine söylendi. Heyecanla hologram ekrandan dosyalarının ve kayıtlarının izini siliyordu. Ulaştığını anlamaları mümkün olmayacaktı, yani en azından şimdilik.

 

Nereden geldiğini tam olarak bilemediği bir öğrenme yeteneği vardı. Tabi ki üçüncü milenyumun yaşandığı yıllarda beynin daha önceden keşfedilmemiş ve kullanılmayan alanı tesadüf eseri bulunmuş, bu alandan gönderilen frekansların şifreleri çözülmüş, insanlık tarihindeki en önemli açılımı başlatmıştı. En az yazının, ateşin bulunması kadar önemli bir dönüm noktasıydı bu. Artık insanlık daha yüksek kapasitede çalışan bir beyinle tanışarak, geçilemeyen sınırları geçecek, çözülemeyen sırları çözecek, insanlık her alanda ilerleyecekti. Bir zamanlar rüya olarak düşünülen telepatik haberleşme, eşyaları düşünce gücüyle  yerinden kaldırma, maddenin çözünerek başka bir evrende tekrar kendi formuna gelmesi ya da bir manyetik alan üzerinde hızlı seyahat artık mümkündü.

 

Erken keşfedilen yeteneğinden dolayı konsey onu himayesine almış ve büyütmüştü. Tüm eğitimi konseyin planlamasıyla gerçekleşmişti. Tıp onun yan alanıydı. Tüm bitkilerin, çiçeklerin dilini çözmüştü ama henüz bunu konseyde kimseyle paylaşmıyordu. İçi içine sığmıyordu. İnsanlığın başına gelen ve felaketlere neden olan tüm salgın hastalıkların kontrol altına alınmasında çığır açacaktı. Konsey tohum ambarını neden herkesten saklıyordu, bunu anlamalıydı ama önce yerini bulmalıydı.

 

Birine anlatsa kesin deli diyeceklerdi. Bitkilerle ve çiçeklerle konuşabildiğini söylese onu kesin kimsenin ziyaret etmeğe dahi cesaret edemediği, silindir metal alışım yerdelenlerin içine koyacaklardı. Yerdelende yaşam tahmin edilemez zorluklarla doluydu. O nedenle ağzını sıkı tutmalıydı. Bitkiler ve çiçeklerde en az onun kadar heyecanlıydılar. Binlerce yıl sonra insanla konuşmanın yolu tekrar açılmıştı, içerdikleri esansların, hangi hastalığın çaresi olduğunu nihayet iletebileceklerdi.

 

Tesadüfler insanlık tarihinde önemli ilerlemelere imza altmıştı. Aslında kendisinin buluşu da bir tesadüf eseriydi, ama yine de azim ve yılmamak iz bırakanların, yön verenlerin en önemli özelliğiydi. Ve yılmamak, zorluklarla mücadele etme isteği, hedefe kilitlenmek herkesin takdir ettiği, onu en iyi tanımlayan özelliklerdi. Peşine düşülen ve binlerce denemeden sonra hala korunan, terk edilmeyen ümit, başarısız denemelerin zaman kaybı değil eleme sürecinde öğrenme noktaları olduğunu bilmenin rahatlığı, sürekli merak eden bir beyin ve merakının rüzgârına yelken açan iç motivasyonuyla birleşen azmi. İşte bunlar yavaş yavaş semeresini veriyordu.

 

Bir hastasıyla beraberdi, seans bitmek üzereydi. Transoneks cihazı aracılığıyla hastasının beyninin içinde yolculuk ediyor, giderek daha fazla snaps kopmalarının neden kaynaklanmış olduğunun sebeplerin kökenini araştırıyordu. İçinde bulunduğu küçük kapsülü dışarıdan rahatlıkla kontrol edebiliyordu. Devasa bir ekranın önünde bileklerine ve kafasına giymiş olduğu başlığın ö korteks bölümüne yapışan duygaçları sayesinde bir başkasının bedenini içerden görmek ve sağlıklı dokulara zarar vermeden sadece nokta atışı yaparak hastalıklı hücreye müdahale etmek mümkündü. “Bip” sesiyle irkildi.

 

Anlaşılan kanal ulaştırıcı cihazını kapatmayı unutmuştu, cevap vermezse bu ses kapsülde sırasını bekleyen bütün hastalarını rahatsız edecekti. Önünde yatan hastasının uyuma merkezine girdi, nöronlar aracılığıyla uyuma mesajını yineledi. Rüya merkezine girerek çekmeceleri biraz karıştırdı, uyurken tedavi olmasına yardımcı olacak bir rüyayı çabucak kurguladı. Hastası biraz uyuyabilir ve rüya görebilirdi.  Duygaçları alnından dikkatlice söktü, üzerindeki canlı spiral kancalar titreşimlerini keserek, büzüştü ve bir top halini alarak yuvalarına döndüler. Kaskı kafasından çıkardı.

 

Aslında bir  hastaylayken başka bir işle uğraşmazdı ancak, kanaldan gelen kargoya eşlik eden bip sesi kesilmiyordu. Hastasından duymadığını bildiği halde özür diledi ve kanalın olduğu düşünme frekansına zihnini ayarladı, göndericiye bir teşekkür notu yazarak haberleşmeyi kesti. Uğraşmış ve yerini bulmuştu. Şifreleri kırmış, sisteme kendine başkana tanınan yetkinin kopyasını yerleştirmiş, tüm güvenlik duvarlarını aşmıştı. Sistem onun emrindeydi, kısa bir sürelik te olsa. Elinde, kimyasal bir son yaşanmasına karşı inşa edilen tohum ambarlarından getirilmiş, altın otunun tohumlarına bakıyordu. Beklediği tohumlardı bunlar. Ayağa kalktı, farklı hastalık türlerinin ayrı ayrı beklediği uzun koridorda kaymaya başladı. Binlerce kapsülde kendini dondurarak, yaşam destek üniteleri sayesinde sadece düşük ritimde, yavaşlatılmış bir yaşam yaşamak zorunda kalan hastalarına bakmadan edemedi. Koridor sanki sonsuz uzanıyordu. Tohumları bir an önce saklaması gerekliydi, onlarla sonra ilgilenecekti.  Özel bölümündeki laboratuvarına hızlıca erişmesi gerekiyordu. Havada süzülen kaykayına topuğuyla biraz daha sert bastı, kaykay hızlandı.

 

Zaman ayar panelindeki kırmızı ışık dikkatini çekti. Anlaşılan bir hastası beklenmedik bir komplikasyon yaşıyordu. O bölüme doğru yöneldi. Zaten böylelikle laboratuvarına kestirmeden gitmiş olacaktı.  Eskilerde fil hastalığı olarak anılan ve bir anda dünya nüfusunun  yüzde beşini etkisi altına alan hastalığa yakalanmış hastalarının bulunduğu bölüme doru yaklaşırken elindeki metal kutudan ses gelmişti. Kutunun içini açtı, yanılmış olmalıyım diye düşündü. Hastaların bulunduğu bölüme iyice yaklaştı. Kapsülde komplikasyon yaşayan hastanın durumuna baktı, kap ritminde sınırların altına doğru inen bir yavaşlama vardı. “Kaybediyorum” diye düşündü. Metal kutunun kapağını kapatmak üzereyken bir şey dikkatini çekti. Yaklaşık otuz kadar olan yassı tohum her nasılsa birden bire ayağa kalkmış, dikelmiş bir vaziyette metal kutuda dans edercesine hızla aşağı yukarı hareket edip, titreşmekteydi. Rüya görüyorum herhalde diye düşündü.  “Pıt, pıt sesleriyle işte ayaktaydılar”. Rüya görmüyordu. Kendi zihnini yokladı, tohumların titreşme frekansının  seviyesine yükselmesi gerekiyordu. Bu seviyenin varlığından dahi haberdar değildi. Tohumlardan gelen titreşim sese dönüyordu. Ses kaydını aldı ve  kaydı cebinde taşıdığı parmak büyüklüğündeki silindir hologram bilgisayara aktardı. Ekranda bir süre sonra beliren kelimeler onu şok etmişti.   “Biz çareyiz”.

 

 

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s