Toprak

 

Nefes nefese kalmıştı. Arkasından kovalayanlar yorulmadan izini sürüyor, takibe devam ediyordu. Çaresizce kendini içine atabileceği kuytu bir gölge aradı açık arazide. İlk defa dışarıdaydı, şaşırmıştı. Biraz nefesini toparlamaya ihtiyacı vardı, gücü tükeniyordu. Gökyüzündeki fırını bu kadar yakından hiç görmemişti, metal alışımların kızıydı o, metal bir kentte doğmuştu ve kent gerçekle arasını kapatan yüksek duvarlarla çevrilmişti. Bulutsuz gökyüzündeki güneş nedense daha da yakınlaşmış, bütün kavurucu sıcağını ensesine ve başına vermişti. Beyni kaynama noktasını çoktan aşmıştı, bayılacak gibi hissediyordu. Kolundaki dijital gösterge 55 dereceyi gösteriyordu.

 

Zeminle temassız uçan kaykayını kargaşada bırakmak zorunda kalmıştı. Metal ve betona alışık ayakları toprak zemini yadırgıyordu. Önce beceremedi, hiç denemediğinden koşmayı bilmiyordu. Dizlerini beceriksizce büktü ilkin, kolları yanda kaldı ileri gidemedi. İlerleyemedi. Adımı sadece havada asılı kaldı. Koşmaya çalıştı, düştü. Kalktı, dizlerinden akan sıvıya şaşırarak baktı. Beceriksizce silmeye çalıştı. Denemeye devam etti. Koşmak nasıl bir şeydi, ceplerini yokladı, koşmayla ilgili hologramı yerleştirdi. Anlamıştı.

 

Toprak yüzyıllardır duymadığı ayak sesiyle irkildi, “rüya olmalı bu” diye düşündü.

 

İleri atılmayı, kulaklarının içine dolan havayı, rüzgarla savrulan saçları ilk defa tadıyordu. Özgürleşmek bu olmalıydı. Sadece taban olan zemine göre şekillenen ayakkabısının koruyamadığı parmaklarının arasına giren irili ufaklı çakıllar ve basmasıyla beraber havaya savrulan toprak parçaları yerde küçük bir bulut oluşturuyordu. Dikkat etti beş adet parmağı vardı. Ayakkabıya dönen taban değişip duruyordu, zemini tanımıyordu. Kapat düğmesine bastı.

 

Toprak susuzluktan kurumuş, yarıklarla doluydu.  Göz alabildiğince uzanan, bir zamanlar medeniyetin beşiği olan bu topraklarda sadece ayaklarını acıtan sivri uçlu otlar vardı. Hatırlıyordu, beynine taktığı bir çipten yansıyan hologram toprağın rengini anlatmıştı çok kısa. Kahverengi olması gereken toprak, yüzyıllardır kendisine zorla içirilen yapay, sentetik, kimyevi maddelerin hepsini artık geri kusmaya başlamıştı. Toprak bu yüzden demir rengindeydi ve müdahale edilmezse milyonlarca yıl başka bir şey sunmayacaktı.

 

Oysaki başlarda böyle değildi. Onun içinden çıkan insan, ona döneceğini bilir, toprağa saygı duyardı. Olduğu yerden insanı seyrederdi toprak bir zamanlar zevkle. Tarımla tanıştıktan sonra insan daha rahatlamıştı, yerleşik düzende yaşamaya cesaret edebiliyordu artık. Kendini korumak için bir hayvan gibi mağaraların içine sığınan insan toprağı ve içindeki cevheri tanıdıkça daha bir korkusuz oldu, evler inşa etti beraberinde silahlar. Kaleler, surlar, kil tabletlere ilk yazılar. Toprakla insan bir olmuştu. Toprak sevgisini göstermek için bazen çamur oluyor, çömleğe dönüyordu, Bazense kireç olup evleri boyuyordu. Uyuması için çocuklar ona emanet ediliyordu, bazen sonsuz uyumalara ev sahipliği yapıyordu. İlk iletişim ve son iletişim hep onunlaydı.  Sevgililere kumsalı mekan olarak sunmuştu.

 

Sonra bir şeyler oldu. İnsanı tanıdığını düşünmüştü, ne kadar yanıldığını anladı. Ekmek yediği kaba bu yapılmazdı ama daha da beteri sıradaydı. Gözünü hırs bürümüş insan toprağa eziyet etmeye başladı. İstemediğini bildiği halde içine zorla yeni geliştirdiği yabancı maddeleri kattı. Amaç daha fazlaydı, hep daha fazla. Toprak küstü. Beklentileri yanıltırsam bana daha dikkat ederler dedi, direndi vermedi. O vermedikçe insanlar daha da yüklendi, kimyası bozulan toprak bir zaman sonra yoruldu.  Orman geri çekildi, küçüldü, küçüldü yok oldu.

 

Kendi kaderine bırakılmış, terk edilmişti. Kendinden alınan ve bir daha geri verilmeyen asaletini, bereketini geri istiyordu. Ama güçsüzdü, insana ulaşamıyordu. Gökle de arasında kırgınlık vardı. Eskiden ona sunulan yağmur artık yoktu. Bulutlar toplandığında ümitleniyor ancak, bulut avcıları beklenmedik anda birden çıkıp bulutları yapay, yerden bağımsız inşa edilmiş gökadalara sürüyorlardı.

 

Medeniyet gerçekten çok ilerlemişti.  Topraksız tarım insanlığın kurtarıcısı olacaktı ama insanı topraktan kopartmıştı. Alabildiğince yapay üretilmiş ürün vardı, toprağa değmeden hasat edilen. Gerçek tat unutulmuş, dildeki ve beyindeki tat reseptörlerinin nasıl harekete geçirileceği bulunmuştu. Evet medeniyet çok ilerlemişti. Alabildiğince insan vardı, toprağa bir gün dahi ayak basmamış. Alabildiğince mühendis vardı, toprağı görmemiş. Uzayın derinliklerine seyahatler, başka gezegenlere yapılan keşifler, Mars’ta inşa edilen üsler, hepsi insanlığın ilerlemesi adına yapılmıştı. Toprak adına.

 

Medeniyet alabildiğince ilerlemişti ama insanlar toprağa medeni davranmayı unutmuştu. Oysaki toprak ilgi bekliyordu, Marsa gitmeye gerek yoktu.

 

Geçirdiği kavurucu sıcağı izleyen içini donduran soğuk gecelerde umudunu sıcak tuttu, korudu toprak. Bir avuç temiz toprak, uğruna bir zamanlar nice savaşlar yapılan toprak aranan cevaptı ve uzaklara gitmeye gerek de yoktu.

 

Bir gece ansızın karar verdi. İnsanlar ona gelmiyorsa o insanlara gidecekti.

 

Ama nasıl?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s