Birliktelik ve yalnızlığa dair

Yasmin parmaklarıyla sıkıca tuttuğu kahve fincanından eline yayılan sıcaklığın etkisinde, önünde uzayıp giden karlarla kaplı dağlara büyülenmiş şekilde bakıyordu. Yeşil şöminenin devasa büyüklüğü, koltukların su yeşili rengi ve önüne açılan pencereden gelen beyazlık. İlahi bir renk ahengi içindeydi. İçinde bulunduğu tablo tam da aradığı şeydi aslında. Yumuşacık, her tarafını saran koltukların içine iyice gömüldü. Ayakkabılarını çıkardı. Bacaklarını altına alıp, kanepeye sırtını yan dayadı. Gerinerek, oturmaya devam etti. Ne kadar garip diye düşündü. Önündeki yedi dağ birbirine sırt vererek muhteşem bir görüntü sunuyordu. Heybetli dağlar diye düşündü. Kıvrılan yolların ardını göremiyordu.  Hayattaki sonunu öngöremediği dönemeçler gibi.

 

Neredeyse kırk yaşına gelmişti. Sporculara has fiziği, hoş edamı, kızıl saçları, yeşil gözleri ve sempatik yüzüyle erkeklerin ilgisine her zaman mazhar olmuştu. Güzelliği, cazibesi başına az iş açmamıştı. Gençliğini, hayat enerjisini korumaya çalışsa da yıllar izlerini bırakmıştı.  Herkes gibi hayatında önemli sınavları olmuştu.  Hepsi başlarda bitmez  görünüp, ansızın bitmişlerdi. Bitmez diye düşündüğü tüm olaylar rüzgar kesildiğinde dinen dalgalar gibi, sanki hiç karıştırmıştı aklını.  İnsanlar adaletsiz olabilirdi ama kader hep adildi. Beklemedeydi. İyi şeyler olacaktı. Şimdilik yalnızdı. Hep olmak istediği özgürlük onun en önemli zaferiydi. Bir an özgürlüğe değer mi diye düşündü. Sonra çabuk toparlandı. Kimse için bundan sonra esaret duygusuna kapılmayacak, minnet bataklığına saplanmayacaktı. Yalnız kalmayı istemişti çok eskiden beri. Ama yalnızlaşmayı değil. Neşeli, coşkulu, yaşam enerjisi dolu Yasmin yine gelip onu bulacaktı. Toparlanmak için sadece zamana ihtiyacı vardı.

 

Olan olmuştu. Neyse dedi, tadına vararak kahvesinden bir yudum aldı. Yutmadan önce ağzında bir süre tuttu. Ilık ılık akmasına izin verdi. Tat alabiliyordu. Uzunca bir aradan sonra ilk defa tat alabiliyordu. Nefes almaktan aldığı tadı hatırladı.  Mutluluktan ürperdi. Sadece kendime ait dertleri taşıyacağım. Başkasına ait dertleri bundan sonra üstlenmeyeceğim sözünü verdi kendi kendine. Güveni yerine gelmişti. Dert eğer benimse çekerim dedi.

 

Daha üç ay öncesine kadar devam eden, önceleri farkına varamadığı bir eziyetten kurtulmuştu zor olsa da. Kendine işkence etmişti onca zaman. “Ama o bensiz ne yapar?”, “küçük kızım, oğlum bunu nasıl karşılar, kaldırabilirler mi?”, “kendi ayaklarım üzerinde durabilir miyim?”, “yalnızlıkla mücadele edebilir miyim?”,  “ya yeterince para kazanamazsam”… Bir soru bitmeden diğeri su yüzüne çıkıyordu.  Zihni sürekli ona oyun oynamış, en büyük korkularını yaşatmıştı. Zaten öyle olmuyor muydu? Ne düşünürse insan onu yaşıyordu.

 

Karşısındaki berjer koltukta oturan kıvırcık saçlı, orta yaşlı adama baktı.  O da doğanın sunduğu güzellikten gözlerini bir an olsun almadan dışarıya bakıyordu. Giydiği krem renkli balıkçı yaka kazak, dişlerinin arasında tuttuğu gözlük, önündeki masada yer alan ekranı açık bilgisayar ve bir sürü renkte küçük not kağıtlarına bakınca herhalde yazar diye düşündü. Adam bir ara bakışlarını pencereden, önünde duran sehpanın üstündeki kaleme çevirdi, uzanıp kalemi aldı. Kalemin kenarında yazılı bir şeyler parlamıştı. Yasmin herhalde ismi yazıyor kalemin üstünde diye düşündü. Adam elindeki kaleme uzun uzun baktı. Bir anısı olmalı diye düşündü Yasmin. Derin hatlı, kıvrımlı dudaklarından kaleme bir öpücük kondurdu.  Sonra not defterine heyecanla bir şeyler yazmaya başladı. Anlaşılan ilham geldi, dedi Yasmin içinden. Gülümsetici bir andı.

 

Tekrar konferans için trene bindiği o güne döndü. Gitmek istemiyordu. Akademisyen olmak özgür olmak demek değildi. Müthiş, sınırlar ve kurallardan oluşan hiyerarşik bu dünyadan nefret ediyordu. Milyonlarca insan gibi onun da ruhu daralıyordu. İlk defa o gün fark etmişti. Acıyı seven, onunla beslenen bir ruhu vardı. Unutması gereken geçmişteki acısını hatırlayarak, onu besleyerek yaşattığını fark etti. Acısı ve acı çekiyor olması kimliği olmuştu. Kimlik kendini yaşatmak için direniyordu. Sorunu bitirmek yerine onu yaşatmayı seçmişti. Acı, daha fazla acı istiyordu.

 

Yaşadığı olayın içinden çıkıp, büyük resme bakarak iyi bir tahlil yapmaktansa hemen tepki vermeyi seçmişti. Anında yargılamış, olma nedenini anlamadan başına gelene acelece kötü demişti. Kötü dedikçe kötünün daha kötü olacağını bilmesine rağmen. Sadece bununla kalmamış, ne yaşadığına ne de yarattığı hisse odaklanmıştı. Bu hissi ilk defa onunla yaşamadığını bildiği halde ilk nerede yaşadığına bile bakmamıştı. Geçmişinde çocukluğunda  yaşadığı ve unuttuğu bu hissi bedeninde nerede hissettiğiyle bile ilgilenmemişti. Babasının evden ayrılışı mıydı onu böylesine tetikleyen, aynı kaderi ona yaşatan? Gerçekte bu olayın başına gelmesine kendi neden olmuştu. Sürekli “böyle bir şey olur mu” , “ben de bir gün ayrılır mıyım?” diye düşünmüştü. Düşünerek olayı çağırmıştı aslında. Kendini doğrulayan bir kehanette bulunmuştu.  Başına neden geldiğini anlamaya gayret bile etmemişti. Gelmişti işte.  Çalkantısına bırakmıştı sürecin.  Çalkantıda kalmanın kendine iyi gelmediğini, çalkantıda kalmanın iyi bir yöntem olmadığını bilmesine rağmen, son bir çabayla kendini dengeye almak varken bırakıvermişti.

 

Kendisiyle ilgilenmemişti. Ne ruhuna ne de fiziksel sağlığına. Kilolar olarak döndü aşırılıkları. Zihnine yenik düşüyordu. Haklı olduğuna inandırmıştı. Hem de tamamen haklı. Oysa şimdi biliyordu. Nefretle beslenmişti, onu anlamamıştı. Sadece kendi öfkesi, acısıydı ilgilendiği ancak karşısındakinin de duyguları olabilirdi, olmalıydı.  Öfkenin enerjisinde kalmış, her gün bu yakıtla ateşini daha da alevlendirmiş rahatlamasına bir türlü izin vermemişti.  Yaşama gittikçe daha karamsar bakıyor, başına gelen olayın enerjisini kullanarak acıyı dönüştürmeyi bir türlü akıl edemiyordu. Oysaki tüm bunların eğitimini veren bir insandı. Daha kolay olduğu için değil, takıntıya saplandığından içindeki korkuyu beslemiş, büyütmüştü. Olumlu düşünmek yerine, kendini sevmemeyi ve kurban edildiğini düşünmeyi seçmişti. Bu acının içinden geçebileceğini unutmuştu. Oysaki her acı keşiflerle dolu bir macera sunardı yaşayana. Kısaca yeniden dengesini bulmalıydı.

 

Aşka dair düşündü. Acısı depreşti. Aşkın kimyası neydi acaba? Adına aşk denen bu ender tür nasıl uzun ömürlü olabilirdi ki?  Uzun ömürden bahsetmeden önce aşk denen olgunun varlığı tartışmalı diyesi geldi. Aşık olmak zihinsel tutulmadan başka bir şey değildi ki. Her tutulma gibi, zamanı geldiğinde biterdi. Bilimsel açıklaması bile vardı. Genetiği çözülmüş. Dopamin, vasopressin ve oxytocin aşkın kimyasını belirleyen en önemli hormonlardı. Bu hormonların vücuttaki yapısı ve miktarı aşkın şiddetini belirliyordu. Aslında bilinenin aksine aşk mutluluk artırmıyor, azaltıyordu. Obsesif kompulsiflerin beynine benziyordu aşık insanın beyni. Serotonin giderek azalıyor. Yani beni çok çekici bulduğundan dolayı değilmiş sık sık araması. Beyin takıntılı modda çalışıyor. Sadece takıntıdan arıyormuş, diye düşündü.

 

Henüz sonsuz tutkulu hormon bulunamadığından aşkında bir ömrü oluyor. Üçün hakkı var. O nedenle uzatsan uzatsan üç yılcık. Yani başta böyle değildin demeye başladıysa merak etme değişen sen değilsin, demişti psikolog arkadaşı Selcan. Hormonları azaldığından şimdi gerçekleri görmeye başlamıştı o kadar.

 

Yakın arkadaşı Selcan’la bu konuda veranda da yaptıkları son konuşmaları geldi aklına. Yasmin’le ayaklarını rahatça uzattığı kanepede kahvelerini yudumlarken Selcan; “işte burada önemli bir dönemeç var. Ya yeni haz arayacaksın, ya da sağlıklı bir ilişkiye dönecek seninkisi”, demişti.

 

Anlamsız ve boş gözlerle baktığını görünce devam etti:

 

Şimdi gelelim aşkın sağlıklı ilişkiye dönebilmesinin formülüne. Hayata, bana sunduğu deneyimlere baktığımda beni nelerin mutlu ettiğini tam çözdüğümde bu formülü tam teşekkül sunabilirim. Şimdilik bir geçici iksir benim söyleyeceklerim. Deneme, yanılmayla olgunlaşacak türden.

 

Bak geçmişimize. Hemen hemen he şeyi farklı insanlarla deneyimledik. Mesela, öğrenmeyi sevmeyi bana birisi öğretti. İlkokul öğretmenim. Çocukluğumu yaşayabilmeme imkan kılan ve beni eğlenceye boğan başka birisi vardı. Kardeşim.  Araştırma yapmayı sevdiren, belki de psikolog olmamın zemini hazırlayan yine başkaydı. Üniversiteden bir hocam. Bana spor yapmayı sevdiren rahmetli beden eğitimi öğretmenim. Korkuların üstüne gitmeyi öğreten ve cesaretlendiren babam. Şefkati ve merhametiyle beni hala şaşırtan annem. Bana yazmayı, okumayı sevdiren ise rahmetli dedem. Sözcüklerin gücünü öğreten, Türkçe öğretmenim. 11 yaşında tiyatroya senaryo yazdırıp, oynatan ise sınıf öğretmenim. Beş parasızda olsan eğlenmeyi öğreten ise Orhan. Masa tenisinde ise Zehra. Dağlara, doğaya ilgimin  hak sahibi  kuzenim. Dalmayı sevdiren ise tabi ki üstat.  Yemek yapmayı, tatmayı aşılayan ise bir başkası. Çocuklara aşık bir  insan olmamın temelinde ise Adile Naşit. Bana  insan olmayı öğreten, doğru bildiğini söylemekten çekinmemi aşılayansa fabrika ayarlarımın tek sahibi.

 

Şunu demek istiyorum. Tüm bunlar ve daha  buraya sığdıramadığım şeyleri bana yaşatanlar farklı farklı insanlardı. Sayamayacağım kadar çok. Sadece bana özel bir konu değil bu. Bak hayatına, seni, haz aldığın, hayatın önemli dönemeçlerine hazırlayanlar birden fazla.

 

Peki bütün bunları sana  yaşatan olsa tek bir insan olsa Yasmin?

 

Bence o zaman aşkla yatıp kalkar insan, diye düşledi Yasmin.

 

Yani:

 

Onunlayken yeni bir şeyler öğrenebiliyorsan

Onunlayken eğlenebiliyorsan

Onunlayken kurşun kalemin arkasını dişleyebiliyorsan

Onunlayken memleket meselelerini konuşabiliyorsan

Onunlayken dalabiliyorsan

Onunlayken yazabiliyorsan

Onunlayken okuyabiliyorsan

Onunlayken susabiliyorsan

Onunlayken çitlerin üstünden atlayabiliyorsan

Onunlayken Nepal’e uzayabiliyorsan

Onunlayken kendini cesur hissediyorsan

Onunlayken doğruları duyabiliyorsan

Onunlayken egonu yenebiliyorsan

Onunlayken korkuların üzerine gidebiliyorsan

Onunlayken çocuklaşabiliyorsan

Onunlayken düşünebiliyorsan

Onunlayken hayvanları sevebiliyorsan

Onunlayken doğada doğal kalabiliyorsan

Aşk, ilişki… Kelime olarak devasa.

Formülde en gerekli olan yapmak istediklerini birlikte yapabildiğin tek insan.

Formüldeki bilinmezlik ise ne yapmak istediğin, demişti Selcan.

 

Evet şu an ne yapmak istediğini tam olarak bilemiyordu. Çektiği bir aşk acısı değildi. Daha farklı bir duyguydu. Terkedilmişti. Bunu hazmedemiyordu.

 

Ne oluyor bana diye sorduğu o ilk soruda içinde kendisini rahatsız eden sıkıntıyı çözmeye çalışırken, sıklıkla gördüğü rüyayı hatırladı. Bunun bir işaret olduğunu biliyordu. Rüyalar bir işaretti. Zaten kendisine işaretler sunulduğunun farkına vardığı o gün tüm dünyası değişmişti. Yaratan ona hep işaretler sunmuştu. O bunları fark etmeyi ve okumayı öğrenememişti, o kadar. Okumayı öğrenmesi otuz yılını almıştı.

 

Onu kovalıyorlardı. Çıplaktı. Şelaleden atlamak zorunda kalmış, azgın sulardan zor bela çıkmıştı. Boğulduğunu sanmıştı. Son hamleyle kendini yukarıya çekti. Karşı taraftaydı. Efsunlanmış bir bölgeye geldiğini anladı. Kovalayanlar birden durmuştu. Geri dönemezdi, ilerledi. Geldiği yer bir ormandı. Ağaçların dalları yere kadar uzanmıştı. Geçit vermez bir ormanın içindeydi. Ağaçlar ve dalları sanki onu sarmak, kendilerine doğru çekmek için bir yarıştaydı. Geceydi ve korkuyordu. Her ağaç gövdesinin arkasından birden fırlayacakmışçasına saklanmış gölgelerin oyunu devam ediyordu. Ve unutamadığı o rüzgar; dondurucu ve güçlüydü. Ürperti dolaştı bedeninde. Adım atmaya çalıştığında toprak zemin bir bataklıkmışcasına adımını yutuyordu. Yerin dibine çekilmek üzereydi. Zor nefes alıyordu.  Sonra hiç beklemediği bir anda aniden bastıran, üzerine yağan bir yağmur. Altında onu yutmaya çalışan toprağı sürükleyip götürmüştü. Elbisesi rüzgardan havalandı. Kaçmasın diye iki ucundan tuttuğunda rüzgar onu bir uçurtma gibi havalandırdı. Yedi başlı yanardağın olduğu yere getirdi. Her bir lav çukurunun üstünden tek tek uçurup, lavların fokurdağı çukurlardan en sonuncusun kraterinin içine doğru alçalmaya başladı. Kavurucu bir sıcaklık geliyordu ayaklarının altından. Boğulacağım korkusu yerini yanacağım korkusuna bırakmıştı. Debelenip duruyordu. Rüzgar dindi onu yere bıraktı. Gözlerini kapatmış yanmayı bekliyordu. Ancak olmadı. Tek gözünü açıp aşağıya baktığında gördüğü manzara inanılmazdı. Evet ayakları yerdeydi, ama her adımında lavlar buza dönüyordu. Lavı buza dönüştürebiliyordu. Bir süre sonra yanma korkusu dağıldı. Hareketsiz kaldı. Ayağıyla lavların üstüne olanca gücüyle vurdu. Lavlardan oluşan göl birden donmuş bir göle döndü. Gölle birlikte o da donmuştu. Bembeyaz kanatlı bir şey havada daire çizdi. Hızla ona doğru geliyordu. Artık bitti diye düşündüğü anda yanında beliren atı ve üzerinden uzanan eli gördü. Atın burnundan çıkan buhar buzları eritmişti. Gözünü açtığında, yanında daha önce hiç görmediği ama çok yakın hissettiği biriyle birlikte bulutlara yükseliyorlardı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s