Karadeniz’den İnsan Manzaraları

Karadeniz, önü alınamaz derelerin kavuştuğu, sakinliği düşündürücü coğrafya. Burayla tanışmamın mazisi biraz eski, üç koca on yıl geçmiş üzerinden. Doğayı anlatmaktan farklı olarak insanlarını anlatmak istiyorum. İnsan manzaraları da en az doğası kadar eşsiz.

Otobüste muavinlik yapıyor. Ancak yaşı muavin yaşı değil, baya büyük. Güneşten kararmış bir surata eşlik eden küçük kahverengi gözler. Sürekli dönüyor. Ama bir gerginlik, sinirlilik hakim, her an patlamaya hazır gibi geliyor insana. Kolay değil, 26 saattir yolda, hangimiz olsak pestilimiz çıkar. “Arkaya geç otur” diyor. Ses çıkarmadan oturuyorum. Bir anne ve iki çocuğu soldaki koltukta. Minik mide ayakta belli, sürekli kusuyor. Anne ise çaresiz, ellerini daha küçük olanın üstünden çekemiyor bir türlü. Büyük olan başının çaresine bakmak zorunda. İlk fırsatta su istiyorum, muavin bu sırada aile olarak gelenlere yer bulmak için tek oturanları yerinden kaldırıyor. Üçüncü defadır yer değiştirince tek adamlar isyanda,  diğeri “ne yapayım kardeşim” modunda. Tek olmak her yerde başa bela bir durum gibi. Mola veriliyor, biraz yiyecek ve meyve alıyorum. Hımmm ama Vakfıkebir ekmeği, hepsini alamam ki “abi lafı mı olur ikramımız olsun” diyor fırıncı. Aklım çocuklarda, bir şey yerlerse belki kusmaz diye düşünüyorum. Meyve ve birkaç dilim ekmek uzatıyorum. Gözü annesinde. İzin verecek mi diye bakıyor? Anne “abi teşekkür ederiz” diyerek izin veriyor. Çocuklar mutlu, bende mutluyum. Sonra dostluk kurarım umuduyla meyveden bir parça muavine uzatıyorum. Aaa o da ne bizim muavin gülebiliyormuş. Ne güzel! “Abi bagajda tonuyla var” diyor. Ne bileyim ben bagajdaki yükü. “Eyvallah” diyorum. Başlıyor yolculardan şikayet etmeye. Biraz önce inenlerden biri cep telefonunu unutmuş. Çalan telefonu bana uzatıyor, sen aç şunu. Dostluk seviyemizdeki ilerleme beni şaşırtıyor!!!

Rize’ye doğru yollardayım. Çay bahçeleri sağ tarafımda. Arkadaşlarıma hava atma niyetiyle bir resim alayım diyorum. Bir kadın el ediyor. Gel yukarı. Keyifle gülüyor bir eli belinde diğer elinde çay makası, yeni filizleri eğlenerek topluyor. 3 defa toplanırmış çay. İlk toplamaya yetişmişim. Ya gel dedi ama çay tarlası mı desem bahçesi mi desem, nereden girdiği belli değil. Çalıların arasına girmek öyle dışarıdan göründüğü gibi kolay değil. O ise bir tavşan kıvamında bir oraya bir buraya zıplıyor. Neyse deyip şansımı bir yukarıdaki bahçeye saklıyorum. Burada motorlu bir aletle kesiyorlar çayı. “Nereden geliyorsun” sorusu. Burada hemen hemen herkesin İstanbul’la bir bağı var. İstanbul’dan diyorum. Amcası, teyzesi, kendisi, yılda kaç defa geldiği, durmadan konuşuyor. Belli ki insan görmeye hasretler.

Ayder fazla bilinen bir yer. Meramım bilinmeyen yerleri bulmak. Olmadık yollara dalıp en yukarılara çıkıyorum. Ahşap evler yapılmış. Bir kapı dışarı doğru açılırken bende tam sağındayım. Bir genç elinde silahla çıkıyor. Siyah kıyafetler içindeki beni görünce basıyor kalayı, anında içeri geri kaçıyor. Silah elinden düştü. Gülüyorum. İçerden bu sefer üç kişi çıkıyor. Hala tedirginler. Üçünde de kafa iyi. Belli ki fizz durumu. Neyse silahını eline alınca biraz kendine güveni geliyor. Karşılıklı laflaşıyoruz. Ama ne mutlular. Uzun Göl eyvallah ama fazla ticari. Yine yoldan sapıyorum. En tepelere sis çökmüş. İnatçıyım gideceğim. Ama kolay olmuyor. Sonunda bir kafede buluyorum kendimi. Minik Esra, bilgisayardan bana en hızlı horon parçalarını çalıyor. Horon öğret bana diyorum, kalkıyor minik elleriyle bana horon tutmayı gösteriyor. Yerlere yatıyorum. Giderken beni yanaklarımdan öyle kocaman öpüyor ki. Unutulmaz bir can.

Sultan Murat Yaylasında ısrarlıyım. Seferde burada mola verilmiş. Allah Allah bu sis de nereden çıktı. Sağa çekip geçer belki diye düşünüyorum. Sis de benim gibi beklemede o da benim için gider belki diye bekliyor. Neyse bir araba geliyor. El edip durdurdum. Yaşlı bir amca “nerelisin hemşerum” ilk soru buralarda o olmazsa “kimlerdensun”. Merzifon diyorum. İnandıramıyorum amcayı. Pes edip “İstanbul’danım” diyorum. Bu sefer de İstanbul’un neresinden? Sonra onun İstanbul’daki oğulları, torunları, nerede oturduklarını öğreniyorum. Bildiğin camlar inmiş vaziyette, arabadan arabaya muhabbetteyiz.  Neyse sadete gelip meramımı anlatıyorum. Bu sefer orada kalıp kalmayacağıma merak sarıyor. Trabzon’da kaldığımı söylüyorum. Akıllı ol evlat yukarıda otel varken ne diye Trabzon’da kalıyon diyor. Baktım uzayacak, bir daha ki sefere amca diyorum.  Yukarıda göz gözü görmüyor diyor ancak akşam kalacaksan çıkabilusun. Sağol amca diyorum, yoluna devam ediyor. Kafasını salladığını görebiliyorum, çünkü ona göre her gün gördüğü, yaşadığı, iklim şartlarının zor olduğu bu coğrafyayı görmeye gelen kaçığın biriyim. Sözünü dinleyip 1500 metre rakımdan yavaş yavaş iniyorum. Ormanın içine giren bir yol. Her tarafı ağaçlık, yanında eğimli araziden aşağılara coşarak gelen sular akıyor. Yağmur hiç durmaz mı acaba buralarda? Yağmur durmuyor tüm hayıflanmalarıma karşın. Evlerin kenarında küçük, minik tarlacıklar var. Bahçe olamayacak kadar küçük. Bir avuç toprak, ekilebilir alan yaratmak için ne çaba harcanmış. Oysaki, Söke ovasını düşünüyorum. Küçük de olsa toprak verimli. Mısır, patates, sarımsak, soğan kısaca saklamaya dayanıklı yiyecek yetiştiriyor buranın insanı ya da iklim sadece buna izin veriyor. İlginç şekilde evlerin pencerelerinde perdeler sıkı sıkı kapalı değil. Belli ki dışarıya bir merak var. Ormanın içine giden yol evlerin tam da önünden kıvrılıyor. İçerdekilerden kocaman, samimi el selamı. Yeni gelen herkes burada tanrı misafiri. “Dönerken” durum “giderkenkinden” farklı değil. “Buyurun bir çay, kahve ikram edelim”, ısrarı. Fevziye teyze yerden bitme, hem gülüyor hem eliyle boğazını gösteriyor. Ben ölmeye hazırım diyor, ameliyat olmuş. Guatr yaygın, kara lahana etkisi. Ama çok içten bir kadın, hala gülüyor, kırmadan davetini reddediyorum.

Kararlıyım. Zirve göreceğim. Örümcek ormanını deniyorum. Ziganayı geçip, Kürtün ilçesinde. 15 km tırmanış. Yolun ilk çeyreği. Dar ve kıvrılan bir patika. Asfaltı eskimiş bir yol. Amcanın biri, ileride yoldaki çukuru taş ve toprakla dolduruyor. Elleriyle. Yaşı bir hayli var, ama dinç görünümlü. El ediyor. Anlıyorum. Üzerinden geçip sıkılaştırmamı istiyor. Ne büyük bir yürek. Yürüdüğü yerde, durduğu yerde, yaşını sağlığını dert etmeden oradan geçecek arabaları ve içindekileri korumak için elinden geleni yapıyor. Dudaklarında huzurlu bir tebessüm. Bir süre daha yola devam. Yolda bir levha. Yol kapalıdır. Yanda ise stabilize yol. Bir başkasına rastlıyoruz. Camlar iniyor, nerden geliyorsunuz sorusunun geleceğini bildiğimden sormadan söylüyorum Trabzon’dan. Karşımda bende şimdi oraya iniyorum diyor. İniyorum dediği yer arabayla sağlam bir buçuk saat sürüyor. Yaylayı soruyorum, ne zaman düzlük göreceğim 30 metrelik ağaçlar muhteşem ama düzlük bir yere erişmek için yanıp tutuşuyorum. İnmeseydim sizi misafir ederdim diyor karşımdaki. Bu fakir görünümlü, zengin yürekli insanlara hayranlığım bir kat daha artıyor. Yani rica etsem Trabzon’u falan bırakıp bizle gelecek kadar samimi. Sonunda yayladayım, çadır keyfi 2700 metrede bir farklı. Her yerden sular fışkırıyor.

Çal mağarası, Düzköy. İlginç bir mağara. Çok benzeri var ama içinde yer altı nehrinden çağlayanı olan nadir. Dışından bir kafe. Mağaranın önünden dökülen çağlayanın tam arkasında. Bir çay gözleme, üstüne bırakılan bahşişi kabul etmiyor amca. Israr ediyorum. Amca, tamahkar. Eliyle gerek yok diyor, şaşırıyorum.

Kısaca, Karadeniz’de insanlar yaşıyor.  Bende yaşadığımı hissettim.

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s