Zor olanı seviyor insan çoğu defa…

İçinizde nereden geldiğini pek de çözemediğiniz hüzün denen duygunun oturduğu ve bir süre sizi terk etmediği oldu mu hiç? Bu sabah bendeki rüzgarın adı hüzün ve içinde barındırdıkları sadece kendinden ibaret değil. Bir enerji ki böyle sanki ağlayarak falan boşalacak cinsten değil. Her şeyi dağıtsam, yerle yeksan etsem ancak sakinleyeceğim gibi. “Huzursuzluk” parçacıklı “dargınlık yoğun” hüzün bu olsa gerek. Bu durum “inanılmaz” geliyor bana, ki bir yönüm baya sakindir hatta kendimi bile delirtebilirim bu sakinliğimle.

Bir şey fark ettim. Bir olay olduktan sonra, ki bu bir konuşma dahi olabilir, zihinde olayla ilgili aslında iki düşünce çıkıyor, biri diğerine göre daha cılız. Biri baya hızlı ve doğrusal harekette, nedenle başlayıp sonuçla bitiyor. Diğeri ise baya ağır, sinsi ve hareketi daha çok dikey, eğri büğrü. Tetiklendiği belli ama nasıl biteceği meçhul. Kelimeleri bu nedenle özenle seçmek lazım, neyi tetikleyeceğini insanın kendisi bile bilemiyor.

Zihin önce çabalıyor; özellikle cılız düşünce konuyla ilgili negatifliği temsil ediyorsa. Onu besleyecek veriyi, desteği aktif zihin düzeyinde bulamayınca cılız düşünce pasif duruma geçiyor.

Ama fark ettiğim şu, etki sanki tamamen yok olmuyor. Fizik kuralı burada da geçerli. Her etki en az kendi enerjisi kadar bir karşı tepki yaratıyor.

Cılız da olsa o düşünceyle eski kalıntılar, ki bu bilinçaltı da olabilir temasta ve başlıyor karmaşık bir analiz. Maruz kaldığımız bir davranışı, bakışı, hareketi beyin içeride önce kelimeye döküyor. O kelime sadece kelime değil. İçerdiği anlamdan öte başka bir şeyi, bir kategoriyi sembolize ediyor. Örnek olarak “haksızlık”. Hakkınızın yendiği bir davranışa maruz kaldığınızda zihinde ilk uyanan kelime “bana haksızlık yapıyorsun” oluyor. Beyin haksızlık çekmecesini açıyor. Haksızlıkla ilişkilenebilen tüm diğer katlanmış düşünceler bir bir etrafa yayılıyor. Al işte tam bir korunma, savunma mekanizması. Küçük bir imadan nerelere gidebilir konu. Şahsınızı itibarsızlaştırdığına, gününü göstermeye, öcünüzü almaya kadar. Ama işte burada kendime sorduğum soru şu. Neden Mevlana’nın dediği “olduğu için şükret olmadıysa sabret” düşüncesi o çekmeceden her zaman çıkmıyor?

Kelimeler kelime değil, sembol ve beyin (eski ve yeni beyinle birlikte) sembollerle düşünüyor. Kişiye etki eden de o kelimelerin tetiklediği semboller, kategoriler olsa gerek.

Bilinç düzeyinde iki düşünce aynı hızda ve aynı anda hareket etmiyor gibi. Ama bilinçaltı müthiş, yukarıdan gelen cılız da olsa bir etki depolanmış binlerce detayla karşılaştırılıyor. Çekmeceler dökülüyor. Bilinç de bir düşünce olmuş bitmiş duruma geçmişken bir başka artçı düşünce bilinç altıdan, sanki başka bir paralel evrenden, olmuş bitmişe farklı bakarak geliyor ve ne varsa yıkarak geliyor.

İnsanın kendisi kainat gibi, sürekli gelişiyor, büyüyor, farklı kavrayış ve tekamüllere ulaşıyor. Gerçekten, içerde sayısız evren barınıyor.

Sevgili beyin, ne olur ateşle oynama, sonunda ellerim yanacak. “Olan herşey iyidir” nerede kaldı?

Kuzu kuzu anlaşın işte. Ne oluyor böyle, biriniz hakikatin peşinde diğeri dünyevi işlerde?

Kelimeler! Altı üstü kelimeler.

Bir kelimeyle yaşam son da buluyor, yeşerebiliyor da!

Kelimeye kim anlam veriyor?

Eline, diline, beline.

Kan gölünde kurulanmak, kavgalara kuyulanmak niye?
Geceden sabaha neler gelip geçer, ışığa doymayan şafak niye?

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s