İÇERDEKİ TIKIRTILAR…

Bir tıkırtı duydum içerden tam da uykuya dalmak üzereyken. Meraklandım. Nereden geldiğini bulmalıydım. Gözlerimi kocaman açtım, zifiri karanlıkta etrafı el yordamıyla şöyle bir kolaçan ettim. Kafamı yastığa iyice gömdüm. Tek başıma yapayalnızdım. Cesaretimi takındım ve tıkırtıyı duyabileyim diye ayak uçlarıma basarak karanlıkta yol aldım. Bir gölge gördüm sanki, hemen kalın kalın perdelerin arkasına saklandım. Nefes almayı unutmuştum. Derin ve sessiz bir nefes aldım. Kendimi akışa bıraktım.
Tıkırtıya fısıltılar eşlik ediyordu sanki. Ses çok tanıdık geliyor. Sonra arkasından biraz daha yüksek sesli konuşmalar geldi. İyice sindim, ne yapacağımı bilemedim. Yüzlerini göremiyordum. Dizlerimin üstüne çöküp tüm dikkatimi konuşmalara verdim. Ben bir diye düşünüyordum meğer ikiymiş. Hem de gece yarısı benim mekanımda. Neler oluyor böyle izinsiz, destursuz?
Birbirlerine fısıldıyorlardı, kulaklarımı kabarttım. Neler konuşulduğunu duymalıydım.
Eli diğerinin omzunda olan biri diğerini paylarcasına konuşuyordu.
− Hadi bırak çocukluğu, boşaltalım gidelim!
Diğeri tınmadı bile, elleri belinde yere mıhlanmış gibi duruyordu.
− Sana söyledim, yaptığın şey çok kötü. İnadından vaz geçmelisin.
− Neden kötü olsun ki? Hak ediyordu bende gereğini yaptım, dedi diğeri. Biraz isyankar, sitem vardı sesinde…
Azametli sesi olan kolay ikna edilecek türden biri değildi. Benim mekanımda izinsiz, destursuz ve pervasızca yapılan konuşmalar merakımı kamçıladı. Elim ışığa uzanmak üzereyken durdum.
− Hak ettiğine nasıl karar verdin?
− Eee görmüyor musun, kuralları çiğnedi.
− Ne kuralını çiğnedi? Kim koydu o kuralı? Bak başımızı belaya sokacaksın. Vazgeç, hem sana ne biz işimize bakalım. Temizleyelim gidelim. O kendi yolunda bir gün elbet anlar seni. Belki bunun için daha zamanı değil. Kinleniyorsun boş yere.
− Olmaz öyle şey, şeytanın dilsiz uşağı olmam ben. Hem ben kin min bilmem.
− Ne yani, sen hep haklısın değil mi? O kadar gürültüye gerek var mıydı? Yok muydu başka yolu? Aklına geleni yapmaktan ne zaman vaz geçeceksin sen. Unutma bu işte ortağız ve bizi baştan yakıyorsun.
Dizlerimin üstünde süründüm, tanımak için yüzlerini görmeliydim. Aman, sanki benim orada olduğumu sezinlediler mi ne? Konuşmalar bıçak gibi kesildi bir an. Onlarda sessizce daha ilerideki odalara gidiyorlardı.
Daha ileriye gitmekten, yalnızlaşmaktan, ikiye karşı bir kalmaktan korkuyordum. Ama yine de merakım galip geldi. Sine sine, kıyıdan kıyıdan en uzaktaki odanın yanına kadar süründüm.
− Vazgeçmelisin!
− Olmaz, ben bunları hak etmedim. Yapmasaydı! kendini beğenmişin teki.
− Ya nasıl yapmasaydı. Hem senin derdin nedir? Herkesin kendi yolu, bırak kendi yolunda yürüsün. Sana ne ondan?
− Gurumu kırdı, onurumla oynadı, beni küçük düşürdü.
− Allah Allah, acaba gururun kırılmasını, onurunun oynanmasını, küçük düşmeyi sen istemiş olmayasın?
− Bir kere bana haklısın desen ne olur, nasıl bir yoldaşlık bu?
Nasıl bir konuşma bu? O kadar yakınlar ki. Kalp atışlarımı duymalarından korktum.
− Sen ders almadığın sürece başın dertten kurtulmayacak. Ayrıca, bırak bu onun sınavı.
− Ama nerede kaldı adalet? Niye yaptı ki, ben bunu hak etmedim? Benden çaldı.
− Sende bir diğerinden çalmıyor musun? Karışmasan adalet kyerini bulacak. Neyi çaldı? Gördüğüm kadarıyla sen hala aynı sensin. Eksilen bir şey yok!
− Beni küçük düşürdü?
− Anlamadım nasıl küçük düşürdü? Sen değil, egon küçük düştü. Çocuklaşma.
− Ya işte. Hakaret etti, çizgiyi aştı! Hem kim ki o? Küçük dağları ben yarattım diyor.
− Ya sen onu yargılarken şu an ne diyorsun? Sen kimsin? Ve sen küçük düştün öyle mi?
− Evet.
− Hadi oradan. Belki de duymak istemediklerini söylemesi seni rahatsız etti. Her şey Allah’ın muradıyla olur!
− Nasıl yani, bir kere de benim tarafımda olsan ölür müsün?
Zıtlaşıp duruyorlardı. Kavgaya tutuşmuş gibiydiler. Mekanımda cereyan eden hem de iznim olmadan gerçekleşen bu olayın nereye gideceğini merak etmeye başladım. Karanlığa gözlerim alışmasına rağmen, başımı çıkarıp kim olduklarını görmek için bakmaya cesaretim olmadığından sırtımı iyice yaslayıp dinlemeye devam ettim.
− Bak aziz kardeşim. Olan oldu mu?
− Evet oldu!
− Sen de tepki verdin değil mi?
− Evet iyi ki de verdim. Yine olsa aynısını yaparım.
− Tepki vermemeyi de seçebilirdin değil mi?
− Nasıl ya, haddini bildirmesem çatlardım.
− Bir kerecik “tepki vermeyerek tepki vermeyi” denesen ne olur. Daha iyi olmaz mı? Hem eline ne geçti?
− !!!
− Hadi, işimiz var hadi. İyi bir temizlik yapmalıyız. Boşaltalım burayı, tut bakayım çuvalı.
Diğeri, başı öne düşmüş öbürünü dürttü.
− Pişman mısın?
− Evet biraz!
Benim evimde gece yarısı sahip olduğum, biriktirdiğim, her şeyi götürmeye gelmişlerdi anlaşılan. Gözümün önünde resmen soyuluyordum. Katman, katman inceliyordum, ne varsa silip süpüreceklerdi. Bir de ev sahibi içerdeyken bu kadar muhabbet çok ağrıma gitti. Şah damarımın atışını duyuyordum. Çok yakındılar. Bir kalp atışı kadar, aramızda sadece zar gibi bir duvar vardı. Tüm cesaretimi toplayıp karşılarına çıkacaktım. Elimle sıkıca tutacağım bir şeyler aradım. Dikkatle bağlanmış çuvalları ilk o zaman fark etim. Demek ki ben fark etmeden baya baya toplamışlardı.
Odanın içinin oldukça boşaldığını o an anladım. Allah Allah. Dur bir dakika. Boşalan oda gözüme öyle bir hoş göründü ki!
Vay be. Ne kadar gereksiz eşya varmış içerde?
Yük gibi bu eşyalarla ne kadar sıkışık bir hayat yaşadığımı o an anladım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s