ZORUNDA MIYIM?

Zorunda mıyım?
 
Hayat töre, adet, örf, gelenek, işler, güçler, sorumluluklar, uymakla zorunlu olduğumuzu sandığımız  yükümlülükler, görevler, yasalar, yönetmelikler, kurallarla çerçevelenmişse geriye yaşamaya ne kalıyor? Hele bir de bu yaşamı daha kolaylaştırmak, düzenlemek adına insan “işi kuralların” çoğunluğunun ne kadar yapay, anlamsız ve taraflı olduğunu fark edince bu zorunluluklar tam da cehennem halini alıyor. Daha da ötesi, yapmak istemediğin halde işimi, para kaybederim, gözünden düşerim, dışlanırım, şutlanırım gibi yapay korkularla yapıyor olmak tam bir duygusal kanser. Bırakmazsan ucunu, iflah olması mümkün değil! Kuralların esiri olmaya niyetim hiç olmadı, zaten çok da beceremiyorum.
Tek inandığım kural, mutlu kalmak!
 
Niye kendi yarattığı kuraldan, korkudan korkar insan? Kendi yarattığı kurala bir put gibi tapar?
 
Başkası tarafından bana biçilenle yaşamak zorunda mıyım? Off sivil itaatsizlik kokuyor gibi ama değil!
 
Tamam diğerlerine hizmet etmek kutsal ama “en son kendim için ne yaptım” sorusunda uzun bir duraksama yaşanıyorsa derim ki “dur be arkadaş nereye gidiyorsan zaten varacaksın eninde sonunda, ne bu acele”.
 
Bu arada ruhumun ilacıyla tartışmanın anlaşmak için olduğunu kavramış, tatlı bir sohbetteyiz. Çok emeği var üstümde. En son neyi fark etmeme neden oldu bir bilseniz. Yukarıda saydıklarımdan daha beter bir zorunluluk içinde yüzdüğümü bu ana kadar fark etmediğim için hayıflandım!
 
BU HAFTA HİÇ ŞİKAYET ETMEDEN DURABİLİR MİYİM?
Şartlar: sızlanmak, dırdır etmek, homurdanmak yok. Vazgeçecek gibiyim. Hayatı boğucu kılan o kadar şey var ki, pek mümkün görünmüyor.
 
Deli gömleği gibi şikayet davranış kalıbını nasıl da giymişim üzerime. Herkes gibi (bu arada yaptığımı normalleştirme gayreti bu herkes vurgusu) insanlarla dertleşiyorum zaman zaman. Dertlerini paylaşmak için onlarda beni buluyor. Paylaştığımız, konuştuğumuz ortak dert, acı, üzüntü… Ama sürekli aynı konu!!! Deli gömleğinin adı sürekli dert, üzüntü, acıyı paylaşmak. Aynen haber kanallarına, evlendirme programlarına hakim olan sendrom. Derdin olmalı ve paylaşmalısın. Derdi olanları gör kendi derdine şükret.
 
Garip ama mutluluk paylaşılmıyor, çok paylaşmıyorum nedense. Mutluluğa adil değilim; aynen televizyonda iktidara ve muhalefete ayrılan sürelerdeki gibi. İktidarımda üzüntü. Çok güçlü, üzüntülerimi daha uzun anlatıyorum. Mutluluk muhalefette kalıyor, zavallıdan bahsetmiyorum bile. İnsan dertlerini, üzüntülerini neden böyle uzun uzun anlatır da mutluluğunu anlatmayı kısacık kesiverir? Birde, anlattığım üzüntüyü defalarca anlatmamın nedeni nedir? Bir tür acındırma, yandaşlama paradoksu. Aynı üzüntüden karşıda da varsa “uff” ne koyulaşır muhabbet.
 
Ama konunun olumsuz yönüne yoğunlaşmanın, stres hormonuna davet olduğu, çözüme yönelik beyinsel aktiviteyi kısıtladığını söylersem. Yok babam. Beynimin o aktiviteye ihtiyacı yok. Şikayet daha zevkli!
 
“Sıfır şikayet, sonsuz mutluluk” değil felsefem. Adabıyla şikayet belki. Verimli dırdırlara varım. Ama sürekli şikayet ederek başkasının zamanını alıp, sürekli şikayet ederek kendi zamanımızı veriyoruz. Ben kendimi satıyorum bir nevi, diğeri de kendini!
 
Ama biliyorum, mutlu olmanın yarısı genetik, meyilli misin yoksa değil misin? Yine de, en mutlu olduğum anların, işlerin listesini yapar ve bu listeyi tekrarlarsam mutlu olabilirim! Yaptığım işi severek yaptığımda, iyilik yaptığımda ve şükrettiğimde çok mutlu oluyorum. Beynim yaptığım işle meşgul, zihnim şükürde, ruhum ise iyilikte.
Not. Mutluluk-şikayet kavramını aynı zamanda ele alan Nilgün Yalçın’a teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s