Dünya, 3030

Tülin rüyasında yukarıdan olan biteni izler durumdaydı. Kan ter içinde bir kadın, delicesine kaçmaya çalışıyordu. Arkasından kovalayanlar bıkmadan kadının izini sürüyor, takibe devam ediyordu. Kadın, çaresizce kendini içine atabileceği kuytu bir gölge aradı açık arazide. Bir acemilik içindeydi, sanki ilk defa açık arazideydi ara sıra duruyor çevresinde gördüklerine anlam vermeye çalışıyordu.  Şaşırmış durumdaydı, kalbi çok hızlı atıyordu. Yerden oldukça yukarıda gökada gibi bir yerdeydi. Biraz nefesini toparlamaya ihtiyacı vardı, gücü tükeniyordu. Gökyüzündeki fırını hiç bu kadar yakından hissetmemişti.

 

Metal alaşımların kızıydı o, metal bir kentte doğmuştu ve bu yapay dünya gerçekle arasını kapatan yüksek duvarlarla çevrilmişti. Bulutsuz gökyüzündeki güneş nedense daha da yakınlaşmış, bütün kavurucu sıcağını ensesine ve başına yönlendirmişti. Beyni kaynama noktasını çoktan aşmıştı, bayılacak gibi hissediyordu. Kolundaki dijital gösterge 55 dereceyi gösteriyordu.

 

Zeminle temassız uçan kaykayını kargaşada bırakmak zorunda kalmıştı. Metale alışık ayakları yamuk yumuk haldeki toprak zemini yadırgıyordu. Önce beceremedi, daha önce hiç denemediğinden koşmayı bilmiyordu. Dizlerini beceriksizce büktü ilkin. Kolları yanda kaldı ileri gidemedi. İlerleyemedi. Adımı sadece havada asılı kaldı. Koşmaya çalıştı, düştü. Kalktı, dizlerinden akan sıvıya şaşırarak baktı. Beceriksizce silmeye çalıştı. Denemeye devam etti. Koşmak nasıl bir şeydi. Ceplerini yokladı, cihazı buldu. Koşmayla ilgili hologramı yerleştirdi. Şimdi anlamıştı.

 

Gökadadaki toprak yüzyıllardır duymadığı ayak sesiyle irkildi, “rüya olmalı bu” diye düşündü.

 

İleri atılmayı, kulaklarının içine dolan havayı, rüzgarla savrulan saçları ilk defa tadıyordu kadın. Özgürleşmek bu olmalıydı. Sadece taban olan, zemine göre şekillenen ayakkabısının koruyamadığı parmaklarının arasına giren irili ufaklı çakıllar ve basmasıyla beraber havaya savrulan toprak parçaları yerde küçük bir bulut oluşturuyordu. Ne kadar ilginç diye düşündü. Dikkat etti beş adet parmağı vardı. Ayakkabıya dönen taban değişip duruyordu, zemini tanımıyordu. Kapat düğmesine bastı.

 

Toprak susuzluktan kurumuş, yarıklarla doluydu.  Göz alabildiğince uzanan, bir zamanlar medeniyetin beşiği olan bu topraklarda sadece ayaklarını acıtan sivri uçlu tanımadığı otlar vardı. Hatırlıyordu, taktığı bir çipten yansıyan hologram toprağın rengini anlatmıştı çok kısa. Kahverengi olması gereken toprak, yüzyıllardır kendisine zorla içirilen yapay, sentetik, kimyevi maddelerin hepsini artık geri kusmaya başlamıştı. Toprak bu yüzden demir rengindeydi ve müdahale edilmezse milyonlarca yıl başka bir şey de sunmayacaktı.

 

Oysaki başlarda böyle değildi. Onun içinden çıkan insan, ona döneceğini bilir, toprağa saygı duyardı. Olduğu yerden insanı seyrederdi toprak bir zamanlar zevkle. Tarımla tanıştıktan sonra insan daha rahatlamıştı, yerleşik düzende yaşamaya cesaret edebiliyordu artık. Kendini korumak için bir hayvan gibi mağaraların içine sığınan insan toprağı ve içindeki cevheri tanıdıkça daha bir korkusuz oldu, evler inşa etti beraberinde silahlar. Kaleler, surlar, kil tabletlere ilk yazılar. Toprakla insan bir olmuştu. Toprak sevgisini göstermek için bazen çamur oluyor, çömleğe dönüyordu. Bazense kireç olup evleri boyuyordu. Uyuması için çocuklar ona emanet ediliyordu, bazen sonsuz uyumalara ev sahipliği yapıyordu. İlk iletişim ve son iletişim hep onunlaydı.  Sevgililere kumsalı mekan olarak sunmuştu.

 

Sonra bir şeyler oldu. İnsanı tanıdığını düşünmüştü, ne kadar yanıldığını anladı. Ekmek yediği kaba bu yapılmazdı ama daha da beteri sıradaydı. Gözünü hırs bürümüş insan toprağa eziyet etmeye başladı. İstemediğini bildiği halde içine zorla yeni geliştirdiği yabancı maddeleri kattı. Amaç daha fazlaydı, hep daha fazla. Toprak küstü. Beklentileri yanıltırsam bana daha dikkat ederler dedi, direndi vermedi. O vermedikçe insanlar daha da yüklendi, kimyası bozulan toprak bir zaman sonra yoruldu.  Orman geri çekildi, küçüldü, küçüldü yok oldu.

 

Kendi kaderine bırakılmış, terk edilmişti. Kendinden alınan ve bir daha geri verilmeyen asaletini, bereketini geri istiyordu. Ama güçsüzdü, insana ulaşamıyordu. Gökle de arasında kırgınlık vardı. Eskiden ona sunulan yağmur artık yoktu. Bulutlar toplandığında ümitleniyor ancak, bulut avcıları beklenmedik anda birden çıkıp bulutları yapay, yerden bağımsız inşa edilmiş gökadalara sürüyorlardı.

 

Medeniyet gerçekten çok ilerlemişti.  Topraksız tarım insanlığın kurtarıcısı olacaktı ama insanı topraktan kopartmıştı. Alabildiğince yapay üretilmiş ürün vardı, toprağa değmeden hasat edilen. Gerçek tat unutulmuş, dildeki ve beyindeki tat reseptörlerinin nasıl harekete geçirileceği bulunmuştu. Evet medeniyet çok ilerlemişti. Alabildiğince insan vardı, toprağa bir gün dahi ayak basmamış. Alabildiğince mühendis vardı, toprağı görmemiş. Uzayın derinliklerine seyahatler, başka gezegenlere yapılan keşifler, Mars gibi gezegenlerde inşa edilen üsler, hepsi insanlığın ilerlemesi adına yapılmıştı.

 

Toprak adına.

 

Medeniyet alabildiğince ilerlemişti ama insanlar toprağa medeni davranmayı unutmuştu. Oysaki toprak sadece ilgi bekliyordu. Marsa gitmeye gerek yoktu.

 

Geçirdiği kavurucu sıcağı izleyen içini donduran soğuk gecelerde toprak umudunu sıcak tuttu. Bir avuç temiz toprak, uğruna bir zamanlar nice savaşlar yapılan toprak aranan cevaptı. Uzaklara gitmeye gerek de yoktu. Bir gece ansızın karar verdi. İnsanlar ona gelemiyorsa o insanlara gidecekti.

 

Ama nasıl?

 

Tülin, adının Zayn olduğunu öğrendiği kadının zihnini okuyabiliyor, duygularını tüm benliğinde hissediyordu. Zayn soğuktan korunmak için kazdığı çukurun üstünü örten çalıyı iterek, başını dışarı çıkardı. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Biraz daha dinlenebilirdi. Biliyordu, artık ne evine ne de laboratuvarına geri dönemezdi. Yüksek Konseyin en güçlü olduğu bir dönemde, uzun yıllardır emrinde olduğu konseyin insanlardan bazı gerçekleri sakladığını keşfetmişti. Dehşete düşmüştü. Para uğruna değiştirilen genetikle sadece insanların sağlıklarıyla değil aynı zamanda gelecekleriyle de oynanmıştı. Keşfini diğerlerine anlatması intihar etmek gibi olacaktı. Henüz anlatamazdı. “Biraz daha sabır, bir yol bulabilirim”, diye kendi kendine söylendi.

 

Elinde tuttuğu kırılmış dal parçasıyla küle dönmüş toprağın üzerine bir şeyler çiziktirirken Zayn’nın gözleri daldı. Küçük bir umutta olsa belki geleceği değiştirebilirdi. Telepetajla kardeşi Meyn’e ulaştı. Onun üzerinde çalıştığı yüksek frekans döngüleri, ışık hızı ve deneme aşamasında olan kapalı zamansı eğrisi teorik olarak kişiyi zamanda yolculuğa çıkarabiliyordu. Sanıldığı gibi zamanda geriye gitmek için yüksek teknolojiyle donatılmış kabinle yolculuğa çıkmaya ihtiyaç yoktu. Uzay-Zaman çizgisi bükülebilirdi, böylelikle portal açılabilir, geriye gitmektense geçmiş zaman Zayn’ın olduğu yere getirebilirdi. Bunu yapabilmesi için sadece çok güçlü bir enerjiye ihtiyaç vardı. Zayn enerji sorununu nasıl çözeceğini biliyordu.  Meyn duyunca kulaklarına inanamadı: “Ama kapsüllerindeki tüm hastaların ölebilir” dedi.

 

Zayn denemeye değer dedi. Böylelikle açılan portal sayesinde şuur alanına girerek irade seviyesiyle, tekamül derecesiyle, tecrübeleriyle görev alabilecek uygun insanları bulabilir, dünyanın kurtulması için irtibata geçebilir, yaşanacak olaylarda onlara rehberlik edebilirdi. Bu insanlara, ihtiyacı olan  bilgileri verebilir, insanlığın “topraktan kopması” durumunda onları bekleyen felaketin ne olduğunu anlatabilirdi. Bunu yapabilmesi için açılan portalda geçireceği süre saniyelerle sınırlıydı. O kime gideceğini zaten biliyordu.

 

Meyn’in laboratuvarına gitmeyi denemeliydi.

 

Evrende tesadüfe yer yoktu ve hayat sonsuz olasılıklardan ibaretti. Başarabilirse, o doğru insanı bulması, geçmişe yapılan müdahale kendi hayatından vazgeçmesi anlamına geliyordu.

 

“Umarım”, dedi.

 

O geceye gitti zihni. Endişeyle hologram ekrandan inceleme dosyalarının ve kayıtlarının izini siliyordu. Ulaştığını anlamaları mümkün olmayacaktı, yani en azından şimdilik. Nereden geldiğini tam olarak bilemediği bir yeteneği vardı. Sezebiliyordu. Üçüncü milenyumun yaşanmaya başlandığı ilk yıllarda beynin daha önceden keşfedilmemiş ve daha önceden önemsenmeyen, kullanılmayan alanı tesadüf eseri bulunmuş, bu alanda yer alan frekansların şifreleri çözülerek, insanlık tarihindeki en önemli açılım başlamıştı. En az yazının, ateşin bulunması kadar önemli bir dönüm noktasıydı bu. Artık insanlık daha yüksek kapasitede çalışan bir beyinle tanışarak, geçilemeyen sınırları geçecek, çözülemeyen sırları çözecek, her alanda ilerleyecekti. Bir zamanlar rüya olarak düşünülen telepatik haberleşme, eşyaları düşünce gücüyle hareket ettirme, maddenin çözünerek başka bir evrende tekrar kendi formuna gelmesi ya da bir manyetik alan üzerinde hızlı seyahat artık mümkündü.

 

Erken keşfedilen yeteneklerinden dolayı Konsey onu himayesine almış ve büyütmüştü. Eğitimi konseyin planlamasıyla gerçekleşmişti. Tıp onun yan alanıydı ama o tüm bitkilerin, çiçeklerin dilini de hemen hemen çözmüştü.  İçi içine sığmıyordu. Henüz konseyde kimseyle bunu paylaşmamıştı.

 

2200 de, yaklaşık sekiz asır önce, yüzyıllardır insanlara sürekli aşılanan felaket senaryoları sonunda gerçeğe dönmüştü. Yiyecek ve içecek bulamaz hale gelen, açlıktan kırılan insanlar, artan kuraklık ve susuzluk karşısında diz çökmüş, ekilebilir toprak kalmadığından, kendilerini dünya devi olmuş birkaç şirketin insafına teslim etmişlerdi. Evet, hep beklenen, vaat edilen son savaş “su ve toprak” üzerinden çıkmıştı ve her yönden çok yıkıcı olmuştu. Dünyanın düzeni değişmiş, küçük olan her şey yok olmuştu. Suya ve toprağa sahip olmak için tüm bilindik ve gizli silahlar devreye sokulmuş, suni depremler yaratılmış, atmosfere müdahale edilmiş ve afetler oluşmuş, dağlar yerinden oynamış, neredeyse bir ülke kadar büyük kara parçaları ansızın çökmüş, yükselen sulardan dolayı denizin altında kalmıştı. Bazı kara parçaları ise manyetik düzeni değişen gezegenden dolayı havaya savrulmuş, asılı kalmıştı.  Tabiatın kanunu gereği bu gökadaların yüzeyinde hayat tekrar başlamış, boşluk bir süre sonra dolmuş, küçük olan her şeyin yerini Carldson, Krugg ve Mandian adında dünya devi şirketler topluluğu almıştı.

 

Tam bir tekel kurulmuştu; insanların karnını nasıl doyuracağına Carldson karar verirken, hangi teknolojiyi kullanacağına Krugg, ne kadar yaşayacağına ise Mandian karar veriyordu. İnsanların ne yediğini, içtiğini, kullandığını kontrol eden, yiyeceklerin yetiştirilmesini ve satılmasını tekelinde tutan Carldson şirketi, metal alaşım alanlarda kimin ne ekeceğine, nereye ekeceğine, ne kadar ekeceğine, nasıl ekeceğine ve hasat edeceğine, tek başına karar veriyordu. İnsanların yeme alışkanlıklarını değiştiren Carldson sadece neyin ekileceği değil aynı zamanda kıtlığın ve susuzluğun acımasızca elinde kıvranan gök adalarda ekilecek tohumların da kendi tohum bankalarından tedarik edilmesini zorunlu kılıyordu. Carldson markasının logosundaki çiftlik, çiftçi ve horoz özgürlüğü, doğallığı simgeliyordu. Ancak, çiftçiye gerek yoktu. Carldson firması üretimde istediği standardı yakalayamayan küçük çiftçilerle uğraşmaktan çoktan vazgeçmiş, ancak bunu sır gibi saklıyordu. Çiftçiliğin yerini seri üretim almıştı, tarlalarda buğday, çiftliklerde tavuk ya da sığır yerine yemek yetiştiriliyordu. Ağız tadı ve lezzetin düğmeleri keşfedilmiş, dışarıdan eklenen früktoz ve nişasta katkısıyla yeni işlenmiş gıdalar yaratılmıştı. Mısırı hammadde olarak kullanıp bundan onlarca çeşitte ürün elde etmek mümkündü. Evriminde mısır olmayan sığırlar mısırla besleniyor, bunun sonucunda hayvanda üreyen bakteriler mutasyon geçirip ete bulaşıyordu. Evrimi bozulmuş, mutasyona uğramış et insanın metabolizmasında tamir olunamaz hasarlar yapıyordu. Etle bulaşan koli basili bakterisi on günden az süre içinde kanlı ishalle özellikle çocukları öldürüyordu. Aileler çocuklarının ölümüne ne alışabiliyor ne de atlatabiliyorlardı.  Sığırların etle beslenmesinin eseri olan deli dana hastalığı gibi yüzyılın icadı olan hastalıklar boy gösteriyordu. Verilen antibiyotikli yemler sayesinde sağlıklı bir tavuğun yetişmesinde gereken üç ay yarıya inmiş, ama alınan antibiyotikler uzun dönemde insana geçmiş, hastalıklara karşı direnç giderek düşmüştü. Raflarda çeşitlilik yanılsaması sağlayan işlenmiş, paketlenmiş ürünlerin kullanım ömrü uzuyordu uzamasına ama bu ürünleri tüketen insanın ömrü kısalıyordu. Carldson tüm alımlarını büyük üretimler yapan büyük şirketlerden yapıyordu. Logodaki çiftçi, horoz ve çiftlik bir aldatmacaydı.  Bununla da kalmıyor, tohumlarını sattığı çiftçilere zorla kendi makinalarını aldırtıyor, borçlanmak zorunda kalan çiftçiler bir süre sonra bu borçlarını ödeyemez hale geldiklerinden zorunlu olarak şirketin emrine giriyor, şirket ise kendi kurduğu sistem dışına çıkanları acımasızca yok ediyordu.

 

Carldson ve diğerleri o kadar büyümüş ve nüfuslu hale gelmişti ki, dünya üzerindeki gök adalardaki istediği kanunları çıkartabilecek, iktidarları tek başına yerinden edebilecek, değiştirebilecek güce ulaşmış, devasa bütçeleriyle uzay, bilişim, sağlık gibi sektörlerde yapılan araştırmaları finanse etmiş, yürüttükleri medya değeri yüksek sözde sosyal sorumluluk projeleriyle dünya üzerinde birçok yerde sempatizan gurupları oluşturmuştu. Havadaki para kokusuna, kaosla gelen düzene inanıyorlardı ve anarşiyi bu nedenle hep canlı tutuyorlardı. Giderek büyüyen, zenginleşen bu şirketlerin varlığı ve dünya üzerinde bazı gökadalarda devam eden açlık, sefalet ve yoksulluk tam bir tezat oluştursa da refah içinde yaşayan şirketler ve hissedarları zenginliklerini paylaşmak istemiyordu.

 

Zayn’ın tesadüfen bulduğu, konseyce insanlardan gizlenen bilgi insanlığın başına gelen ve bir dizi felaketlerden dolayı ortalama ömrü otuz yaşına indiren salgın hastalıkların kontrol altına alınmasında, açlığın yok edilmesine çığır açacaktı. Metal alaşımlı büyük gök adalardaki şehirlerde yaşayan nüfusun daha da büyümemesi için hastalıktan henüz ölmemiş ama otuz yaşını geçen erkek ve kadınlar için tüm gök adaların altına imza koyduğu bir yasa çıkarılmıştı. 30 yaşını aşan insanlar için “sonsuz hayat” adında törenler düzenleniyor, tüm kurallara uyan, Carldson ve diğer şirketlerinin ürettiği ürünlerin dışında hiçbir ürün tüketmemiş, bu şirketlerin büyümesine, enerji üretimine fiziksel ve maddi destek vermiş bu insanların ikinci hayatlarını kendilerini bekleyen “cennet gibi” bir dünyada yaşayacakları sözü veriliyordu. Bu “cennet” in resimleri, hologramları her yerde insanların görmesi için kullanılıyordu. Yaşayanların tek amacı gösterilen bu cennete gidebilmekti. Tek kural ise Carldson ve diğer şirketler için çalışmak ve onları yüceltmekti. Kendilerini bir cennet gibi bir dünyanın beklediğine inandırılan ve 30 yaşına gelmiş insanlar törenlerle gemilere bindirilip, uğurlanıyorlardı. Onlardan gelen mesajlar harikaydı, diğerlerinin iştahını kamçılıyordu. Buradaki çetin dünya bir sınavdı, daha iyi bir dünya için tek bir kurala uymaları yeterliydi. Geride kalanlar kendilerini bekleyen rüya gibi hayatı elde edebilmek için olanca güçleriyle Carldson ve ürünlerini tüketmeye, şirkete destek olacak her türlü aktiviteye dahil olmaya çaba sarf ediyorlardı.

 

Zayn insanlarla paylaşılmayan korkunç gerçeği, konsey üyeliğine seçildiğinde yeni öğrenmişti. Evet başka bir gezegene götürülüyorlardı, ama yaşamak için değil. Oradaki madenlerde köle olarak çalıştırılmak için! Genetiği değiştirilen ürünleri tüketen insanlar bilmeden yedikleri ve içtikleri sayesinde diğer gezegendeki çalışma koşullarına hazırlanıyordu.

 

Zayn’ın öğrendiği bir gerçek daha vardı. Dünyada değişik gök adalardaki metal alaşım tarlalarında genetiğiyle oynanmış tohumları dayatan konseyin kendi üyeleri başka topraktan besleniyordu. Konsey, bir zamanlar deniz altına batmış, batarken ani kırılma ve katman değişiminden ortaya çıkan grofragnant gazının çepeçevre sararak yarattığı koruma kalkanı sayesinde yüzyıllardır, sadece oluşan buharın kalkan yüzeyine çarpıp suya dönüşerek yağmur olarak geri döndüğü bakir topraklarda kendileri için genetiğine hiçbir müdahale edilmeyen tohumlarla tarım yapıyordu. Üretilen ürünler; sadece konseyin üst yönetici ve ailelerince tüketiliyor, gök adalar arası “sonsuz yaşam” kanunu üyelere uygulanmıyor, üyeler asla hasta olmuyordu. Konsey ekilebilir toprak ve tohum ambarı bilgisini herkesten saklıyordu.

 

Zayn, yerini kısa süre sonra bulmuş, oluşturulan yaşam merkezine, ambar ve laboratuvara hayran kalmıştı. Burada küçük bir yaşam birimi oluşturulmuştu, bir köy görünümündeydi. Tamamen dijital bir dünya.  Elektronik tarih kitaplarında gördüğü gibi kiremit çatılı evler, geniş araziler, iklimi, bitkileri takip eden sistemler, gelen verilere göre düzenlenen tarım… Gözlerine inanamıyordu. Kolundaki ekran karşısında duran büyük gövdeli ağacın bir kiraz ağacı olduğunu söylüyordu. Ağacın yanında bir kutu dikkatini çekti. İki adet elektrot ağacın yanından toprağa sokulmuştu. Duyduğu sesle irkildi, dijital sistem “su verme zamanı, iki birim su veriniz” diyerek ağacın neye ihtiyaç duyduğu söylüyordu. Doğrudan kütüphane ekranına daldı, burada oluşturulmuş akıllı köyün ilk  projelerine ulaştı. Bir solukta okudu. Felsefesi basitti, “tarımla başladık, kurtuluşumuz tarımla” diyordu. Doğayla dost, iyi yöntemleri keşfetmek ve bunu yeni gelen nesle aktarmak.  Dijital köylerin her tarafa yayılması durumunda insanlığın tamamının bundan faydalanması tartışılmaz bir gerçekti. Dijital köylerde genetiği değiştirilmemiş tohumlardan sağlanacak ürünler insanlığın kurtuluşuydu. Çareyi bulmuştu, şimdi sıra bükülen zamanda bu görevi üstlenecek Tülin’i bulmaktaydı. Onu cesaretlendirecek, yılmaması gerektiğini söyleyecek, sabırla devam etmesini fısıldayacaktı.

 

Birine anlatsa kesin deli diyeceklerdi. Bitkilerle ve çiçeklerle konuşabildiğini söylese onu kimsenin ziyaret etmeğe dahi cesaret edemediği, gökadadaki silindir metal alaşım yerdelenlerin içine koyacaklardı. Yerdelende yaşam tahmin edilemez zorluklarla doluydu. O nedenle bitkilerle konuşmak üzere geliştirdiği program hakkında ağzını sıkı tutmalıydı. Bitkiler ve çiçeklerde en az onun kadar heyecanlıydılar. Binlerce yıl sonra insanla konuşmanın yolu tekrar açılmıştı, içerdikleri maddelerin, hangi hastalığın çaresi olduğunu nihayet iletebileceklerdi.

 

Görünüşte tesadüfler insanlık tarihinde önemli ilerlemelere imza atmıştı. Aslında kendisinin buluşu da bir yaşam planının eseri olmalıydı. Yılmamak, zorluklarla mücadele etme isteği, hedefe kilitlenmek herkesin takdir ettiği, onu en iyi tanımlayan özelliklerdi. Peşine düşülen ve binlerce denemeden sonra hala korunan, terk edilmeyen ümit, başarısız denemelerin zaman kaybı değil eleme sürecinde öğrenme noktaları olduğunu bilmenin rahatlığı, sürekli merak eden bir beyin ve merakının rüzgârına yelken açan iç motivasyonuyla birleşen azmi. İşte bunlar yavaş yavaş semeresini veriyordu.

 

Zayn bir hastasıyla beraberdi, seans bitmek üzereydi. Transoneks cihazı aracılığıyla hastasının beyninin içinde yolculuk ediyor, giderek daha fazla snaps kopmalarının neden kaynaklanmış olduğunun sebeplerin kökenini araştırıyordu. İçinde bulunduğu küçük kapsülü dışarıdan rahatlıkla kontrol edebiliyordu. Devasa bir ekranın önünde bileklerine ve kafasına giymiş olduğu başlığın ön korteks bölümüne yapışan duygaçları sayesinde bir başkasının bedenini içerden görmek ve sağlıklı dokulara zarar vermeden sadece nokta atışı yaparak hastalıklı hücreye müdahale etmek mümkündü. Beklemediği “bip” sesiyle irkildi.

 

Anlaşılan programı kapatmayı unutmuştu, cevap vermezse bu ses kapsülde sırasını bekleyen bütün hastalarını rahatsız edecekti. Konseyin dikkatini çekmek istemiyordu. Önünde uzanmış bekleyen hastasının uyuma merkezine girdi, nöronlar aracılığıyla uyuma mesajını yineledi. Rüya merkezine girerek çekmeceleri biraz karıştırdı, uyurken tedavi olmasına yardımcı olacak bir rüyayı çabucak kurguladı. Hastası biraz uyuyabilir ve rüya görebilirdi.  Duygaçları alnından dikkatlice söktü, üzerindeki canlı spiral kancalar titreşimlerini keserek, büzüştü ve bir top halini alarak yuvalarına döndüler. Kaskı kafasından çıkardı.

 

Aslında bir  hastaylayken başka bir işle uğraşmazdı ancak, programdan gelen “bip” sesi kesilmiyordu. Hastasından duymadığını bildiği halde özür diledi ve programın frekansına zihnini ayarladı, programı yöneten Kwiri heyecanla “Zayn, istediğiniz yerine getirildiğinde haber vermemi istemiştiniz” dedi. Uğraşmış ve sonunda yerini bulmuştu. Şifreleri kırmış, sisteme kendine konseyin başkanına tanınan yetkinin klonunu yerleştirmiş, tüm güvenlik duvarlarını aşmıştı. Sistem onun emrindeydi, kısa bir sürelik de olsa. Elinde, kimyasal bir son yaşanmasına karşı inşa edilen tohum ambarlarından getirilmiş kutuya bakıyordu.

 

Ayağa kalktı, farklı hastalık türlerinin ayrı ayrı beklediği uzun koridorda kaymaya başladı. Binlerce kapsülde kendini dondurarak, yaşam destek üniteleri sayesinde sadece düşük ritimde, yavaşlatılmış bir yaşam yaşamak zorunda kalan genetik mutasyona uğramış hastalarına bakmadan edemedi. Koridor sanki sonsuz uzanıyordu. Kutuyu bir an önce saklaması gerekliydi, içindekilere sonra bakacaktı.  Özel laboratuvarına hızlıca erişmesi gerekiyordu. Havada süzülen kaykayına topuğuyla biraz daha sert bastı, kaykay hızlandı.

 

Zaman ayar panelindeki kırmızı ışık dikkatini çekti. Yaşam ünitelerine giden güç kablosunun olduğu kabine yaklaşmıştı. Anlaşılan bir hastası beklenmedik bir komplikasyon yaşıyordu. O bölüme doğru yöneldi. Zaten böylelikle laboratuvarına kestirmeden gitmiş olacaktı.  Eskilerde fil hastalığı olarak anılan ve bir anda dünya nüfusunun  yüzde on beşini etkisi altına alan hastalığa yakalanmış hastalarının bulunduğu bölüme doğru yaklaşırken elindeki metal kutudan ses gelmişti. Merakla kutunun içini açtı, yanılmış olmalıyım diye düşündü. Hastaların bulunduğu bölüme iyice yaklaştı. Kapsülde komplikasyon yaşayan hastanın durumuna baktı, kalp ritminde sınırların altına doğru inen bir yavaşlama vardı. “Kaybediyorum” diye düşündü. Metal kutunun kapağını kapatmak üzereyken bir şey dikkatini çekti. Yaklaşık otuz kadar olan yassı tanecik her nasılsa birden bire ayağa kalkmış, dikelmiş bir vaziyette metal kutuda dans edercesine hızla aşağı yukarı hareket edip, titreşmekteydi. Rüya görüyorum herhalde diye düşündü.  “Pıt, pıt sesleriyle işte ayaktaydılar”. Rüya görmüyordu. Kendi zihnini yokladı, geliştirdiği programı tohumların titreşme frekansının  seviyesine yükseltmesi gerektiğini düşündü. Bu seviyenin varlığından dahi haberdar değildi. Tohumlardan gelen titreşim sese dönmüştü. Ses kaydını aldı ve  kaydı cebinde taşıdığı parmak büyüklüğündeki silindir bilgisayara aktardı. Ekranda bir süre sonra beliren kelimeler onu şok etmişti.

 

“Biz çareyiz”.

 

Gözlerine inanamadı, aynı titreşim frekansında konuşmayı denedi:

 

“Siz kimsiniz?”.

 

Titreyen tanecikler “buğdayız”, dedi

 

Meyn telepetajdaydı. “Portala nasıl gireceğini biliyorum”, dedi heyecanla. Aradığın, geçmiş zaman dilimini bükmenin yolunu buldum. Zayn duyduklarına inanamadı. Şoku üzerinden attıktan sonra kuru bir sesle “geliyorum” dedi. Sonunda birilerine eğer çaba sarf etmezlerse dünyanın karşılaşacağı felaketi gösterebilecekti. Uzay-zaman bükülmesiyle tanışacağı Tülin ve yapacakları, dünyanın ve insanlığa yeni bir umut olabilirdi. Denemeye değerdi.

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

“Dünya, 3030” için 2 yorum

  1. Anti-ütopyalar benim asli ilgi alanım. hikayeni sevdim. Geleceğin dehşet verici modern toplumuna ilişkin tasvirinde meşhur “Logan’s Run” filmini anımsatan detaylar olmasını ya kabul edilebilir bir esinlenme ya da ilginç bir tesadüf olarak yorumluyorum. Sonuç olarak iyi bir iş çıkarmışsın, olması gerektiği gibi bilimsel, mantıklı, etkileyici ve uyarıcı bir eser.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s