Dağlar neye ağlar?

20170519_141306

Kiralanan 4X4 ile yollara düşüyoruz. İstikamet Rize, Trabzon ve yaylaları. Kısa fakat hızlı bir sürüşten sonra hayran hayran baktığımız fırtına deresine varıyoruz ve derenin üstüne kurulmuş taş köprülere büyüleniyoruz. O kadar sık bakmaktansa mola verip derenin her iki koldan birleştiği yerde durmak daha iyi diye düşünüyorum. Ve bir çay molası. Fırtına deresi, önünde ne varsa katarak denize doğru akıyor. Derede kırmızı can yelekleriyle rafting yapanlar, teleferiğin atası, kurulmuş ilkel sistemlerle derenin bir yamacından diğer yamacına geçenler ve derenin içindekileri, üstündekileri, uzağındakileri büyüleyen sesi. Dere demişler ama nasıl gürül gürül, metrelerce yukarıdan dökülen su gibi ses çıkarıyor. Basit bir dere olmaktan daha çok farklı akan bir şelale gibi.

Heyecanlıyım. Görmek istediğim yerler arasında ilk sırada bulunan oksijen deposu, yaylaların uslanmaz çocuğu, başını göğe 1350 metre yükseltmiş, dik kafalı, şifalı kaplıca sularıyla ünlü Ayder; sonra belki vakit bulursam Şenyuva’ya da uğramak istiyorum. Tüm köy aktris, artist olmuş dizi de oynuyor. Arabanın dışında kalan Karadeniz’i içine taşıyan “Karadeniz’e Kalanlar” cdsi ve Apolas Lermi, Ayfer Vardar, Özlem Tekin’in güzel nameleri. Yolda yine yağmur, önümde uzanan vadi tablo gibi. Kıvrım kıvrım ve her kıvrımda rengarenk sürprizler. Ancak, Ayder beklediğimden daha kalabalık. Memlekette yeşil alanlara anlamadığım bir şekilde  düşman kesilen bazı kurumların buraya el atıp konutlar yapacağı söylentiler doğru olsa gerek. Son ırmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, son balık tutulduğunda o beton binalar neye yarayacak, birlikte göreceğiz.  Sağ tarafta bir alabalık yetiştirme çiftliği. Hani işe yarayan bir yer ama betonum diye bağırıyor.

Mayıs olmasına karşın hala erimeyen karların altından akan dereler bana çocukken kumsalda yaş kumu elimizin üstüne koyup, iyice sıkılaştırıp, elimizi çektiğimizde oluşan küçük mağaraları hatırlattı nedense. Arkasındaki yeşilin farklı tonlarının bir araya getirdiği görüntü şaşırtıcı, ancak bir o kadar da ilginç. Beyaz bir örtü gibi, uzaktan dere üstünde bir köprü görünümünde olan bu yerlere girmemek için kendimi zor tutuyorum.

Dereleri anlatmak imkansız. Karadeniz’in insanı gibi, tahmin edilemez, kıvrak, çözümcü, sert, şakacı ve doğaya aşık. Tül gibi akan şelaleler ise tarifsiz. Zaten adına bir tanesinin “Gelintülü” denmiş. Hakkını veriyor gerçekten bir gelinin duvağı kadar uzun, up uzun bir şelale.

Dere olmayan yer yok gibi. Kah bir kayanın içinden, kah bir ağacın dibinden. Ayakkabıları çıkarıp, tabureleri içine koyup, ayağının altından akan buz gibi su ve ayaklarını koyduğun soğuk taş ve bir bardak sıcak çay, yağmura akma fırsatı veren bir de şemsiye. Bu kadar travma giderici başka bir doğal formül düşünemiyorum. Bazıları oldukça gür ve hızlı akıyorlar. Yaylaya çıkan yol boyu sağ ve sol tarafta kalan derelerden, kayaların arasından fışkıran sulardan harika fotoğraf manzaralar çıkarabilmek için ara sıra mola vermek gerekli.

Yolda, yavaş yavaş tırmanırken aklıma daha önceki gezilerim geldi. Sultan Murat Yaylasına çıkmak için bir rota belirlemiştik. Ama bizim plana doğa uymadı ve birden sis bastı. Biz inat ettikçe sis de inat etti, bir perde gibi çevremizi kapadı. Resmen dalgasını geçiyordu. Yolda sağa çekip dörtlüleri açtık. Bir amca. Tüm Türkiye’nin yükünü çeken bir Renault stationla yanımızda durdu. “Evlat, bu sis gitmez. Neredensiniz?”. Dedik “İstanbul”. Arabalar yan yana. Biri gelse kesin kornaya basmak zorunda kalacak. Dede muhabbette. Yan koltukta sanırım damadı oturuyor. O dededen daha istekli konuşmaya ama büyüklerin yanında saygıdan konuşamıyor. Ara sıra lafa dalmak için hamle ediyor ama dede tecrübeli, bakışları yetiyor. İstanbul’u bizden iyi biliyor. Tanıtmadığı akrabası kalmadı gibi. “Aşağıya inin bence” diyor. Eee amca haklı, yirmi dakikalık sohbette bile bir milim incelmedi sis. Büyük sözü dinlemek gerekli. Selamlaşıp vedalaşıyoruz. Giderken yayladaki evini tarif ediyor. “Kesin geleceksiniz ona göre”.

Arabayı güç bela çevirip, geldiğimiz yoldan aşağıya iniyoruz. 2200 metre yükseklikte olmak bir taraflarımıza kaçıyor. Sis dalgasını tamamladı. Bizim gitmemizi bekliyormuş sanki. Sis fermuarın ucunu arabamızın arka çekeceğine bağlamış anlaşılan biz indikçe bizle birlikte o da açılıyor. Neyse keyfimizi bozamaz bu hayal kırıklığı. Dikkatimi evlerin birbirinden uzakta yer almasından daha çok pencerelerde tüllerin sonuna kadar açık olması çekiyor. Küçük bir çocuk olmak buralarda zor olsa gerek. Düşünsenize evde eksik bir şey var ve bakkaldan alıp gelmek için en az üç kmlik yürüyüş yapmalısın. Sürekli yağan yağmurla birlikte, çamura bata çıka yapılan bu zorlu ziyaretler bu çocukları çetin olan her şeye hazırlıyor olsa gerek. Evlerin birbirinden uzak olmasıyla bu bölgenin insanının en uzak yerlere gitmekten çekinmemeleri arasında bir bağ olsa gerek.

İnsanlarla tanışmıştım, patikanın kenarına yerleşmiş, bin bir zorlukla bir el kadar açtığı toprakta yetiştirdiği pırasa, soğan, maydanoz, patates ve olmazsa olmaz kara lahanayı toplayan Tenzile teyze giderken el ediyor, yürüyüşü kesmemek adına dönüşte uğrarız diyoruz. Söz vermek bu bölgede hiç olmadığı kadar önemli. Tutulmaması durumunda küslük oluyor hemen. Dönüşte hayat hikayesini, evde yatalak olmuş kocasını, çocuklarının yaptıkları ziyaret sürprizlerini bir çırpıda anlatıyor. Yaşı daha 60 a gelmemiş guatr ameliyatı olmuş Tenzile teyzenin kendini Mevla’ya bu kadar yakın hissetmesi, elini eteğini hayattan çekip büyük göçe içten hazırlığını bugün bile hala anlayabilmiş değilim.

Anılardan sıyrıldım. Ayder hakkında yanılmamışım. Ayder, Ayder olmaktan çıkmış. Yılın her günü orada konaklayan insanlarla dolu. Arabayla ulaşabileceğim en son noktaya ulaştığımda dahi aşağılarda bıraktığım şehir kadar kalabalık olduğunu görüyorum. Yukarılara daha az insanın olduğu bölgelere doğru kanatlanıp uçmak en iyisi. Nereye gitmeliyim sorusuna sürekli Ayder cevabı almış olan, stresten kurtulmak isteyenlerin bir araya gelip yarattığı kalabalığın oluşturduğu stresi yaşamak istemiyorum. Evet Norveç’ten daha güzel manzaralar var ama insanın kalabalığı bir başka. Hafızam beni yanıltmıyorsa uçsuz bucaksız düzlükler arasında yürüyüş için enfes dar patikalar var. Palovit ve Elevit’e çıkıp, dünyadan, aşağıdaki şehirlerden, metropollerden kaçıp buraları mesken eden huzuru bulmam lazım. Ve de çay içmem son derece zaruri. Hele bir de akşam üstü. Anzer yaylasından da balı kaptık mı beni kimse tutamaz.

Yok beni sakinleştirecek yer burası değil. Daha yukarı çıkmalıyım. Arabayı gidebildiğim en uca kadar gidip bırakıyorum. Yürüyüş sopası, sırt çantasını sırtlandığım gibi yola koyuluyorum. İstikamet Ayderin tepesi. Ulaşamayacağımı biliyorum ama patikayı izlersem nefesimi kesecek bir yerlere çıkacağımı düşünüyorum. Arı kovanları ağaçların neredeyse tepesine kurulmuş, bu caydırıcı önlemi dinlemeyen ayıların varlığından da haberdarım. Beklenmedik bir sis sarıveriyor etrafımı, görüş mesafesi neredeyse bir iki metre. Buluta dokunmak o kadar zevkli ki. Geldiği gibi birden kaybolmuyor. Bir kayaya sırtımı vererek yine mecburi molamı veriyorum.

Sis açılır gibi olduğunda patikadaki yol izi belirginleştiğinde yürümeye başladım. Bu yol beni ahşaptan evlerin yapıldığı bir alana götürdü. İn cin top atıyor diye düşünürken yanımdaki evin kapısı aniden açıldı. Fark etmemişim. Bacasından duman çıkan tek ev bu. Önce bir el ve elin ucunda, tuttuğu silahı gördüm. Yirmili yaşlarda bir genç çıkıverdi. Sol tarafında beni aniden görünce panikledi, elindeki silahı da atarak, beklemediği bir olayla karakterize olmuş ağız dolusu küfrü de semaya salarak içeri kaçtı. Güldüm, seslendim. İçerden üç kafa daha uzandı. Arkadaşlar bir araya gelmişler, hem içki içiyor, alem yapıyor hem de ara sıra dışarı çıkıp havaya ateş atıyorlarmış. Silahı düşürdüğü yerden aldı. Bu bölgenin el yapımı tabancalarından biri. Rica ettim, inceledim. Dengesi, namlusu, horozu derken gençlerle muhabbet koyulaştı. Fikir aldım.

Kaçkar efsanesindeki kayın ormanı içinde yürümenin faydası kayın ağaçlarının ululuğunu görmek, meraklı sincaplara takılmak, arayıp da bulamadığın mantarları bulmak. Yağan, yağmurdan başka bir şey. Kaçkarların gözyaşları gibi. İnsanın içine işliyor. Sis ise bu gözyaşlarının görünmemesi için perde gibi Kaçkar’ın tepelerini sarıyor. Düşünüyorum dağlar neye ağlar?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s