Örümcek ormanı

20170521_175000Bugün örümcek ormanından bahsetmek istiyorum. Gümüşhane Kürtün ilçesi. Tamam, Zigana’nın iki ucunda iki farklı bir dünya var ama bence her iki tarafında da insanımız aynı. Yol çukurlarla dolu. Yaşlı bir amca. Bugün buradan geçen ilk araç ben olmalıyım. Heyecanla el ediyor. Gördüğüm kadarıyla eline topladığı çakıl, kum, toprak ne varsa yoldaki çukurlardan birini kapatmakla meşgul. El edince yavaşlayıp, duruyorum. O daha bir şey söylemeden oluşturduğu öbeğin üstünden geçip bir buldozer gibi altta kalan toprağı sıkılaştırmamı istediğini anlıyorum. Gevrek gevrek gülümsüyor. Bakışlarımız ikimiz içinde yeterli. Selam alıp-selam verip yola devam ediyorum. Sonra beni bir düşünce alıyor. Bu amcayı neden arabaya almadım diye hayıflanırken, bir dönemeç ve sonrasında kavakların arasına gizlenmiş bir köy. Rahatlıyorum. Ancak yine de amcaya içten bir “helal olsun” çekiyorum. Arabası olmasa da buralardan geçen yabancıların rahatını düşünüp yolun çukurunu kendine dert etmiş.

Gördüğüm görebileceğim en büyük çaplı ve yüksek, arşı delen başlarıyla göğe yükselen aynen çocukluğumda okuduğum, fasulye tohumlarının büyüyerek devlerin ülkesine kadar yükselip, Jack’in bu fasulyelere tırmanarak devlerin ülkesi olan Gantu’ya gizlice girdiği masal geldi aklıma.  Köknar denince de aklıma ister istemez babamın sıklıkla anlattığı ve hiç bıkmadan dinlediğim “yorgunluktan bitap düşmüş minik serçenin döne döne yeryüzüne düşmeye başladığı anda köknarın kollarını açarak onu tuttuğu” an geliyor.  Vadileri çok severim, gizler sunar ve insanın içini gıcıklayan bir karışıklığı vardır.  Müdahale edilmeden büyüyen ağaçlar her yanı kaplayan kolları, koyu gölgeler, umulmadık yerlerde çalıların sakladığı küçük inler…

Burası tam bir ağaç müzesi, ladin, kayın köknar, kavak, yaban fındıkları kendilerine baya yer bulmuş. Baskın abiler bunlar ama ara sıra da olsa orman güllerini de görüyorum. Öyle patikalar sunuyor ki orman, labirent gibi. İyi bir ön hazırlık gerektiriyor. Ormanın içinde, her yerden fışkıran dereler farklı bir ses katıyor geçirdiğiniz zamana ve ben su sesinin iyileştirici bir yönü olduğunu düşünenlerdenim. Bu ormanla ilgili tek söyleyebileceğim şey sizi içine doğru çekiyor oluşu. Daha içeri, daha içeri derken daha yukarı gitmeliyim, ormanı en tepeden görmelisin meydan okumasına cevapsız kalamıyorsun.

Yaklaşık 12 kmlik beton bir yol yapılmış. Kıvrıla kıvrıla yukarı doğru çıkmaya yardımcı oluyor. Her rampadan sonra gelen dönüşlerde hem yukarıda hem altınızda kalan müthiş sahneler. Yolcu koltuğunda oturan için durum zor olsa gerek çünkü sağ taraf yarlardan oluşuyor. Ama yine de çıktıkça daha farklı bir enerji sarıyor bedeni. Ağaçların altında bazen bir yamaçta bazen bir düzlükte yer alan çimen sanki halı gibi. Güzergahtan çıkarken insanalar rastlıyoruz arabayla yukarıya çıkmaktan vazgeçen. Sanırım yukarıda bir şey bulamamışlar. Amam eminim en sonuna kadar herkes gitmiyor. Pes etmeyeceğim.

İyiki de etmemişim derken biraz endişeleniyorum. Yukarı çıkan yol kapanmış. Yanda ise stabilize başka bir yol var. Herhalde buradan olmalı diye sağa sapıyorum. İn cin top atıyor. Allahtan 10 dakika sonra bir kırmızı Renault’a rastlıyorum. Neredensin sorusuna hızlıca cevap verdikten sonra endişeyle burada bir yayla vardı diyorum.

Çıkrık düzü mü ?

Evet orası.

Bir 3-5 kilometren var yoldan sapma. Bizde aşağıya kadar inecektik.

Aşağısı?

Trabzon.

Aşağısı dediği Trabzon en az 100 km ötede.

Burada olsaydık sizi misafir ederdik diyor giderken.

Ben ayağım frende kala kalıyorum. Bu, şehirlerde unutulmuş bir cömertlik. Aynen dediği gibi kısa bir mesafeden, yollardaki karların arasından yaylaya çıkıyorum. İskoçya desem değil, İrlanda desem değil. Müthiş. Evler yine ve her zamanki gibi birbirinden uzaklara serpiştirilmiş. Kamp malzemelerini alıp çadırımı kuruyorum. Nevale sağlam.  Biraz dinlenmek, bol bol temiz hava alıp çarpılmak istiyorum. Gökyüzü ne kadar yakın.

Çadırı ormanı en tepeden gören kuytu bir yere kuruyorum. Buradan ormana inen patikalar var. Tam daldım, yürüyüşten önce biraz kestireceğim. Çangır çungur seslerle bir anda çadırın etrafını koyunlar sarıyor. Çadırın ön bölümü açık, bazıları meraklı meraklı içerde bana bakıyor. Hoş bir sahne. Böyle bir manzarayı bir de Uludağ’ın tepesinde, 2500 metrede krater göllerinin yanında kuzenle yaptığımız kampta karşılaşmıştım. Sanki dünyanın çatısındayım. Müthiş bir yürüyüş, yayla insanı diğerlerine pek benzemiyor. Biraz daha sert ve sanki yabancılara karşı hafifi kaygılı. Tüm evlerin pençeleri sonuna kadar sımsıkı kapalı. Anlıyorum henüz aşağıda şehirde yaşayanlar yaylaya daha gelmemişler. Bir ikisiyle muhabbet edeyim diyorum, erkekler oralı bile olmuyor. Hep hızla hareket ediyorlar. Nedenini sonra anlıyorum. Yaylada hava çok değişken. Ne yapılacaksa bir an önce yapılmalı.

İnişim en az çıkışım kadar heyecanlı. Taçlandıran an ise yaylaya çıkan keçi ve koyun sürüsüne yol verişim. Arabanın sağından solundan geçiyorlar. Çoban köpekleri çok akıllı sürüyü bir tanesi önden, diğerleri arka ve yandan takip ediyor. Boyundan büyük çanı taşımanın bir gururu olsa gerek, ama bu ağır çanı taşımanın bedeli rampada geride kalmak oluyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s