İÇİMDEKİ BEN VE İDA

Eğer zamanı eğmek, bükmek  mümkün olsaydı, hayatımı tamamen değiştiren o zamana ulaşmak için, şu zamanı o zamanla aynı noktaya gelecek kadar bükebilmeyi, böylelikle aynı aynada hem bugün için dün olan o anı ve dün için yarın olan bu anı görebilmeyi çok isterdim.

 

Ne mi olmuştu? Anlatayım.

 

Kendime dahi yakıştıramadığım durumlar içindeydim uzun zamandır. Öyle bir kaptırmıştım ki işe, güce, kendimce yarattığım mazeretlere… En anlamsız savaşın, kendimi haklı çıkarmanın, tek neferiydim.

 

O ise her zaman işe yarayan, hiç hüsrana uğratmayan, çocuklara has taktiğine devam ediyor, ısrarla ısrar ediyordu.  Önce işi şakaya vurarak, tatlı tebessümlerle geçiştirdim. Ancak, giderek dozajı artan, özenle seçilmiş sözlerle bezenmiş ısrarlarını anlık bahaneler üreterek geri çevirme şansımın kalmadığını o gün anladım. Beni yakalayan sözcükleri yine özenle seçmişti. Ne “bak kaçırıyorsun” diyerek korkuttu; ne de “sıkıntıların geçer” diyerek kronik bunalımlarımı hatırlattı. Sadece “ANLAYACAKSIN” diyerek merak tohumları ekti. Birlikte çok badire atlattığım, kendimi gözüm kapalı, sırtım dönük güvenle ve rahatlıkla ellerine bırakabileceğim tek kadim dostum artık “gönül” koyacağını ekleyince onu kırma ihtimalinin dahi beni üzmesine dayanamayacağımdan kabul ettim. Kanıma girmesine izin verdim. İtiraf edeyim. Önceki ısrarları da aslında bu son ısrarı kadar güçlüydü. Ancak, direnmeyi seçmiştim. Müdahale etmekten vazgeçip, kontrolden ve konfor alanımdan çıkıp uzunca zamandır kendimi ilk defa ona bıraktım.  Ve kaderimin bu akışla başka yönlere akacağını inanın hiç bilmiyordum.

İda beni çağırıyordu ama hangi beni?

Yazın sonlarına doğru dört gün sürecek, kariyerimi, anlamsız enerji salınımlarımı sorgulatacak çam, incir, zeytin, ceviz mabedinin içinde, yanından tatlı tatlı kıvrılan, içindeki çakılları bin bir türlü şifayla arındırmış, içinin ferahlığı ve gönlünün serinliğini çevresini saran kayalıklara alabildiğince yansıtmış, küçük  doğal ve bakir göller sunan ırmağın bulunduğu, insanı kendine getiren, efelere has dik duruşlu dağlarının ruhuyla beslenmiş, prensesleri kıskandıracak tarifsiz saklı cennette, kuş seslerinin içinde, kadifemsi yaprakların altında, mis kokuların arasında buluverdim kendimi. Hani yerler vardır ya! Şöyle geçmişteki pişmanlıklarınızla, gelecekteki kaygılarınız arasında mekik dokumaya talim ettiğinden size anı yaşamayı unutturan haylaz zihninizi soluksuz bırakan, yakalayıp ana getiren yerler.  İşte o yerlerden biriydi karşımda duran.

 

Ve bilemezdim ki ruhumun ilacıymış o çakıl taşlarıyla dolu yoldan aşağıya doğru beni yürüten. O an… Başkası için “o an” öylesine bir saatken… Bir toz zerreciği kadar bile ağırlığımın olmadığı o koca evrenin sadece benim emrimde olduğu bir anmış, meğer. Nasıl bilebilirdim ki!

 

Birbirinden o kadar ayrı insanların aynı anda aynı yerde bulunarak dönüşüme vesile olmasının formülünü kim nasıl kurabilir ki! Israrla davet edildiğim gibi o da ısrarla davet eden çok yakın dostlarını sürekli “başka zaman” diyerek ertelemiş. Ve nedense, nasılsa, kendisine dahi anlatamadığı bir şekilde içinden bu sefer “evet” demek gelmiş. O kadar sıkışık programı arasına benim gibi burada bulunmayı sıkıştırıvermiş. “Evet” demiş… İyi ki de demiş, böylelikle kendini türünün son örneği olarak gören, ateşi hiç bitmez kalıp varsayımlara kendini kendine köle etmiş gafil beni azat etmiş.

 

Yeniden gördüğümde bir elektrik dalgası kapladı her yanımı. Kokusuna vurulmuştum… Pürüzsüz bir cilt, ışıl ışıl yanan gözler… Bir enerji, en safından.

 

Siz hiç mucizeye tanık oldunuz mu? Ben efeler gibi diklenmiş bu İda’nın eteklerinde oldum. Öfke, nefret, çekememezliklerin ele geçirdiği bir benden onun sayesinde öyle bir dönüştüm ki.

 

İnsan bir mucizeler yumağı.  O kadar şanslıymışım ki hem de birden fazla mucizeye tanık oldum. Ardı ardına beni bulmayı bekliyormuşçasına gökteydi, yerdeydi, sudaydı mucizeler. İnsanın en büyük mucizesi kalıplardan, kodlanmış algılarından kurtulup kendini, kendi gerçeğini görebilmesiymiş. Onunla maskelerimi bırakıp, olduğum gibi, katışıksız tanıştım. Onunla manalı, derin bağlarmış ilacım. Senden giden vesile ve sana gelen ise işaretmiş anladım. Ve belki de hayatımda ilk defa duydum… Sadece duymakla kalmadım, sanırım bu sefer anladım. Ne kadar asil ve nadir davranıştır bu? Nasıl bir zarafettir?  Mutsuzluk, öfke ve umutsuzluk girdapları içinde debelenip “suçlu ben değilim ki” afyonunun efsunuyla kendimden geçmişken duydum. “Aslında ben yaptım, problem bende” diyebildiğini duydum. Zihnim uyduruyor galiba diye düşündüm, sonrasında utandım. Bilirsiniz, diğerini suçlamak, kendini böylelikle rahatlatmak ilişkilerin genel geçer kuralıdır.

 

Beni kendime getiren, alınganlıklarımdan sıyıran, içime dönmemi sağlayan, yapabilme gücü aşılayan yeniden kavuştuğum varlığıyla kafamdaki taşlar yerine oturmak üzereyken yaşadım diğer mucizeyi. Kendimde olmayan uzun zamandır özlediğim bir şeyi… Yüzlerce mum ışığıyla aydınlatılmış bir kubbenin altında toplanmış beyazlar içinde gördüm onu. Beyaz bir örtü topuklarından yere uzanmış, arkasından salına salına geliyor. Öyle bir huzur vardı ki yüzünde, masum, yaratanla tam huşu halinde. Gösterişsiz, sade bir beyazlıkta bir kendinden geçme ki ayak yere sağlam basarken ruh başka alemlerde gezinmekte. Öyle bir samimi bağ ki… Gözler kapalı. Dudaklardan sözler kıpır kıpır dökülüyor ve bir melodi gibi mum ışığını titretiyor. Nereden biliyor acaba beyazı bu kadar sevdiğimi ve beyazı bu kadar önemsediğimi? Hatırladım, çocukken olduğu gibi… Yaklaştım daha yakından duymak için. Hayret. Hiç şikayet yok, hep şükrediyor. Beyaza teslimiyetin içindeki onu izlerken anladım “eksiklikten daha çok elinde var olana odaklanmanın bereketini”.

 

İlk defa kendimleydim. Kendimi kendime buyur ettim. Ben, tüm gece boyunca çadır bezine sarmaş dolaş, aşık rüzgar ve sallanan fener.  Kendi iç dünyamda sakinleşmek için elime ırmaktan ödünç aldığım taş ve boya kalemlerimi alıp, olabildiğince gözlerden uzak bu yerde, bir dirseğimin yere dayandığı rahat pozisyonda, bir yandan doğanın bana anlattıklarını dinleyip, diğer yandan da elimdeki taşı boyarken, gözlerim elimdeki taşta ortaya çıkan çiçek tarlasına sabitlenmiş bakarken, bir hisle gözlerimi kaldırıp karşıya baktığımda içi gülen bir çift gözün bana bakmakta olduğunu fark ettim. Çadırın içine uzanan ellerini tereddütsüz tuttum. Ayağa kalktım, hiç bırakmadan yanında yürüdüm. Avuçtan avuca geçen tüm hislerle onu mu yoksa kendi ruhumu mu okudum, bilemedim. Ama yine de ruhumun karanlıkta kalan yanının güneş ışığına olan hasretini kavradım.  Giz, heyecan, neşe, merakla dolu enerjisini yakaladım. Nabzı elimin içinde atıyordu. Biz yetişkinler için çok nadir bir imtiyazdır bu. Tanımadığın bir insanın elini çekincesiz ve uzun uzadıya tutabilmek. Tadına vararak… Beklentisizliğin hakimiyetine, serüvenine kendini bırakarak. Tanımasan da sadece dostluğun geçerli olduğu sonsuz güvenle, yıllardır tanışıyormuşçasına bir avucu diğer avuca emanet edebilmek…

 

Hisleri, gizleri, duyguları aktardığı gibi kaderi de taşıyan avuca avuç deyip geçmemek lazım. Bir elin içine cuk oturan, sanki o el için tasarlanmış nispeten daha küçük bir el hep vardır. Elin yanını saran, kavrayan parmaklarda biten kader çizgisinin, diğer avuçtaki kader çizgisiyle kesiştiği, kalp çizgisinin kalp çizgisine denk geldiği…

 

Tek bir avuçla bağ kurmak, birleşmek, büyümek isteyen benle büyümüş benin buluşması, her sabah doğan güneş kadar büyük bir mucize.

 

Durduk, konuşmadan güneyden kuzeye kandillerle donanmış gökyüzüne baktık. Çocuklar gibi şendik, bir bedendik. Sonra, sonra başı omzuma düştü.  Çekinerek çadırıma davet ettim. “Bu gece benimle kalır mısın?” dedim. Elimi hiç bırakmadan gözlerini yumdu. Rüzgar dindi, çalkantı durdu. Dar çadırda yanımda uyudu. Unutmuşum bu ruhumu okşayan duyguyu. Alnına düşen saçlarını kaldırdım yerinden, tanıyordum bu yüzü bir yerden. Elinden geleni yapan, denemekten korkmayan, neşe saçan, sözlerini özenle seçen, yargılamayan ve hiçbir şeyi şahsi algılamayan onu, çocukluğumu…

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s