Bir dudağın kenarı…

gözyaşıBirikti yine, kabardı tam kopmak üzereydi, duygu rüzgarı esince yaprak gibi kıpırdadı, buğulandı. Önce biraz cesaretlendi, erkenden yola çıktı sonra fark etti ve yere ters yüz düşüverdi, içerde kaldı. Derin bir solukla geldiği yere geri döndü.  Tam sonuna kadar geliyor ama o eşikten atlamayı bir türlü yapamıyordu. Bazen sel oluyor, hıçkırıklar ona eşlik ediyor bazen yel oluyor o hıçkırıklara eşlik ediyordu. Her türlü dayatmayla mücadelesinde yıpranıyor, zayıflıyordu.  Bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldığından beri fark ettiği sırların onu getirdiği yer acı ve umudun yol ayrımıydı.  Çok yük taşıyordu. Dirseklerinin üzerinde, elleri yüzünü kapatacak bir şekilde kaldı biraz.  Kendini bulma ve hayat amacını gerçekleştirmede uzun bir yolculuk olacaktı oysaki. Ah bir dışarı çıkabilse, tada dönebilse. Kim bilir dışarıda onu bekleyen ne vardı? Bilemiyordu ama yapabilse ilk defa kendinin tadına varacaktı, iliklerine kadar hissediyordu. Ama eşiği bir türlü geçemiyordu.

 

Bu sefer kesin kararlıydı. Bir son verecekti. Hazırlanmalıydı. Yolun sonunda ne var bilmiyor ama hareket etmesi gerektiğini hissediyordu. Dayanılmaz bir ayrılma, gitme isteğiyle ve kendi kendiyle kavgadan, mücadele etmekten yorulmuştu.  Nasıl yapacağı hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Bozuk olan her şeyi onarması, tamir etmesi gereken bir horolojist gibi davranıyordu. Acısını ve sırrını paylaşamadığından kendini tek iyi bildiği şeye, işine, tamir edebileceği duygulara bırakmıştı. İşi buydu, kendini unutup duygulara aracı olmak.

 

Bulunduğu yerden, köklerinden, bağlarından kopmak için aslında bariz bir nedeni bulunmuyordu. Ne isterse vardı ki. Hatta fazlasıyla vardı. Ona git diyen yoktu. Bir süre milyonlarcasından birisi olduğunu düşündü. Bitti diyen de yoktu ama o içinde gitmesi gerektiğini hissediyordu. Uyandığı, nefes aldığı yerde varoluşundan mutlu olan yok gibi geliyordu son zamanlarda.  Koşuşturma hiç durmuyordu. Yok bu aralar başka bir haldeydi, kopması lazımdı. Son zamanlarda görmüyor, hissediyordu. Diğerlerine giderek yabancılaşıyordu işte. Öyle hissediyordu. Bazen içi içine sığmıyor rengi değişiyor bazen içine çekiliyor şekli değişiyordu. Aşıkken, mutluyken daha farklı, reddedildiğinde ise bambaşka görünüyordu. Kahkaha attığında izi başka , acı ve öfkede ise beter görünüyor, daha da farklılaşıyordu. Yeni doğanı karşılarken, gideni son yolculuğuna uğurlarken o hep oradaydı, ama farklıydı. Bazen yastıkta rahatlıyordu, bazen sevdiğinin omzunda. Yağmurunu bırakmak üzere yeryüzüne inen bulut gibi çöktüğünde hissettiği yalnızlığı, en çok bu halini beğenmiyordu.

Yatağına geri dönmüş, kendi kendini düşünüyordu ilk defa. Bahtının kapısı kapalı mıydı? Ayrılık ne demekti ki! Mutlu olmak sevmekse sevmek için aydınlık gerekirdi. Aydınlık içinse dışarı çıkmak.  Bunu biliyor, bu kapalı yerden çıkmak istiyordu.

 

Bazen diğerlerinin ayak seslerini giderek uzaklaşan bir çağlayanın sesi gibi duyuyordu. Elleri üstüne kar yağmışçasına üşüdüğünden onları takip edemiyordu. Her şeyin ve hepsinin ayrı da olsa bir zamanı vardı. Zamanı gelmiş olsa gerek ki burada görevini tamamlamış hissediyordu. Hareket etmesi gerekliydi.

Yeni bir başlangıç yapmak için tecrübesizdi. Yanındakilere sormayı düşündü önce. Yapamazsın, rahatını bozmana ne gerek var diyerek engellerler  diye endişelendi, vaz geçti. Kendisinin farklı olduğunu artık görüyordu. Hele bir yola çık, görürsün işaretleri diyerek kendini cesaretlendirdi. Yanına bir şeyler alması gerektiğini düşündü. Ama hiçbir  şey almamaya karar verdi. Zaten hiçbir şeyi de yoktu ki. Sadece kendisiydi var olan tek şeyi. Dar, karanlık bir tünele girmişti ve bu tünel onu bir yerlere götürecekti. Önce çok korkunç geldi yol, göz gözü görmüyordu. Korktu. Geri dönmek fikri geçti aklından ama bir akıntıdaydı ve debisi çok yüksek suda hızla hareket ediyordu. Sordu kendi kendine. Bundan başka yol yok mu diye? Tek yolun bu olduğunu kendisi de biliyordu aslında. Yeniden başlayacak, süzülerek aşağılara inecek, aydınlığı aradığı dudağı bulacaktı.

Yazılsa sayfalar kaldıramazdı yükünü, sabır taşında çatlaklar oluşturacak kadar ağırdı yükü. Bazen kağıda düşerken bazen ağıtta bulurdu kendini. Dudak kenarı en sevdiği yerdi, oraya geldiğinde cennette olduğunu düşünürdü. Şöyle yanakta yavaş yavaş süzülüp, dudakta biraz konaklayıp, çene altında toplanıp, sonrasında şefkatli bir parmağın dokunuşuyla dağılmayı o kadar isterdi ki. Salya sümüğe karışmak pek de arzuladığı bir şey değildi. O zaman iz bırakamıyordu. Zalimlerin ellerini kıramıyor, gönül teline dokunamıyordu. Dudaklarda zemzeme dönüşüp, damla damla birikip insanolmanın zaaf ve kuvvetini barındıran kalplere erişemiyordu. Çabucak silinmemeliydi.

 

Bugün kararlıydı, ana rahmindeki su kadar ılıktı. Yeni doğan çocuğun yüzünden süzülen damla kadar günahsız bir ıslaklıktı. Tek başına sadece bir kelime olup tesirsiz kalan elvedanın gözpınarına ihtiyacı kadar büyüktü. Esareti kıran yeniden başlamanın cesaretiydi. Eşiğe geldi,  yavaşça kendini bıraktı, çok hayal ettiği gibi yanağında süzülüp, çok sevdiği dudağın kenarında kendini buldu. Tadı doyumsuzdu, izi kaldı…

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s