Eskimeyen dost…

O geldiğinde ve etrafımdayken bambaşka olurdu her şey. En iyi arkadaşımdı. Sık sık görüşürdük, öyle hatırlıyorum. Sürekli biz de kalırdı bir zamanlar, ben çocukken. Büyüklere daha mesafeliydi. Ve nedense tam umudunu kestiği anda bulurdu babam onu karşısında. Bir başka gülerdi, keyiflenirdi babam onu gördüğünde. Annem daha da gençleşir, bayram edasında güzelleşir, saçlarındaki bukleler daha da kıvırcık hal alır, yanakları sevinçten al al olurdu.
 
Geldi mi geldiğini hepimiz bir şekilde hissederdik işte.
 
Ne değişirdi o geldiğinde fazla anımsayamıyorum, o kadar kendime merkezliydim ki! Sofraya gelen yemek aynıydı, onu hatırlıyorum. Sobanın ters esen rüzgarda tüten bacası, ayakkabıların üstüne üstüne gelen çamurlar, tamir edilmeyi bekleyen ve patlak tekeriyle bel vermiş bahçe duvarına yaslı duran bisiklet, kırılmayı bekleyen odunlar, kullanılmış yağ tenekelerine dikilmiş sardunyalar, üşümesin diye içeri alınan begonyalar, dalgınlıkla yapılmış daveti fırsata çevirmiş ve evi asla terk etmeyen Mercan, annemin değişmeyen desenli örgü kazakları, babamın ay sonuna bir türlü yetmeyen maaşı…
 
Her şey hem aynıydı ve ne gariptir ki hem aynı değildi. O geldiğinde bir başka görünürdü.
 
İnanılmaz yetenekliydi ve şimdi şimdi anlıyorum tam bir kimya mühendisiydi. Kimi nasıl iyi hissettireceğini gayet iyi bilir, dokunuşlarını ona göre yapardı.
 
Çocukluğum çok geride kaldı diyerek içimdeki çocuğu gücendirmek istemiyorum ancak kabul etmeliyim, araya giren yıllar var işte, en azından 48 tane bahar. Yüzünü ne kadar zorlasam da çok hatırlayamıyorum. Yaşlı desem yanlış olur o dönemde bana herkes çok devasa, heybetli görünüyordu. Hatıramda en çok hatırladığım kokusu ve ruhuma temaslarıydı. Gözüm kapalı yine ve her yerde tanırım onu, özellikle dokunduğunda. O geldiğinde çocukluk işte kalbim pırpır eder, kanatlanıp uçardım.
 
Ne kadar şanslıymışım ki çocukluğumun tamamında neredeyse yanımdaydı. Örneğin, bisikletimle ilk randevumda oradaydı. Adım gibi eminim bana bisiklet alınmasında en büyük pay ona ait. Ne heyecan yapmıştım ama. Hayalim gerçek oldu diye sevinip, pedalını elimle çevirdiğim üç tekerlekli bisikletin yanında daha büyük bir bisikleti hayal ederken yakalamıştı beni. Göz göze geldik, hayal meyal de olsa göz kırptığını hatırlıyorum.
 
Yaptığım tüm yaramazlıklarda yanı başımdaydı. Tek savunucumdu. Cılız bir dere ve Anadolu’ya has bir yaz sıcağı. Nasıl büyük bir şans ki kendi havuzumuzu kendimiz yapmayı öğrenmiştik. Cılızda olsa akan, önüne konan topraktan barajı geçemeyip, gerisin geri kendi için ellerimizle açtığımız çukura dönen derenin oluşturduğu küçük gölet ve içine olabildiğince özgür atlayabilme. Çıktığımda yakıcı bir güneşe maruz kalan bedenime bir şey olmazdı. Koruyan onun gölgesiydi eminim, güneşe doğru bakarken göremezdim onu.
 
Evin bahçesinde bir erik ağacı ve üzerinde yazılı olmayan; ancak, en büyüğünden bir tabela “çıkma düşersin”. Usulca yanıma gelip kulağıma fısıldadığı anı bugün gibi hatırlıyorum. En uçtaki ve en büyük eriği hedefleyen işaret parmağını izledim. “Neden olmasın ki” dedim kıkırdayarak.
 
Bahçeye çit yapılırken artan tahtalardan dünyanın en hızlı kaykayını yapmıştık birlikte. Ne hayaldi ama! Birde yelkeni vardı üstünde, rüzgar gücünü kullanmayı nasıl hünerle öğretmişti bana. İlk kızağı yaparken aranıp duruyordum günlerdir. Her şey tamam. Tahtalar, çiviler. Tasarım harikası. Şeklini aldı bile. Ama o demiri eğip kızağın altına yerleştirmek ve onu çivilerle sabitlemek var ya! Kaç deneme yaptım, unuttum. Olmuyordu işte. Kızağı her buza vurduğumda alttaki eğilmiş çiviler hızlanmamı engelliyordu. Sinirden mi yoksa mahallede diğer çocuklardan geri kaldığım için rezil olma duygusundan mı bilmiyorum ama tam kızağı yukarı kaldırıp yere çarpacağım anda tutuverdi elimden. Sihir gibi bir şeydi, en öndeydim.
 
Ama bir huyu vardı. Ne zaman olumsuz bir şeyler dönse yok olurdu ortalıktan. Eve geç kaldığım o yaz akşamında kural hatırlatan tokatta birden ortadan kaybolmuştu. Tokattan daha fazla sarstı onun aniden gidişi. Çok bekledim yandan dayandığım bahçe kapısının üstünde. Yaz sıcağına dayanamayan vücudumuzun cennet sandığı fıskiyeli havuzu kendi mabedi gibi koruyan zabıtanın tokadında da sıvışmıştı sanki. Onun ara sıra gitmesinin normal olduğuna inandırmayı denedim kendimi beceriksizce. Dedem, ışıklar içinde yatmayı tercih ettiğinde uzunca süre gözükmedi ortalıkta. En az benim kadar severdi dedemi, en çok onun yanında görürdüm onu. Geldiğim yerin farklı olduğunu öğrenen, yanındaki kalabalığa kabaran mahalle kabadayısının atmaya çalıştığı tokatta da yoktu. Yanında bir yaz çalıştığım mimarın mutsuzluğumu katladığı o yaz da çok sık gelmedi yanıma. Sadece çizgi romanları okurken uğrar oldu. O kaçamaklarda giderek azaldı.
 
Şimdi ortalıklarda yok. Çocukluğumdaki kadar sık göremiyorum onu. Koptuk. Bir başka yere taşındığından eminim. Nerede yaşadığını da kimseye sormadım, hatta sormaktan kaçındım bilerek desem yalan olmaz. Ne kadar ilginç, kullanmaya kullanmaya adını bile unuttum. Baharlar geçtikçe, ben büyüdükçe bir şeyler aramızı açtı. Gölgeler katılaştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s