Fırtınada bir beyaz yelken…

#babaninmevsimleri

Düşünürüm de bir başka zordur dışarıda olmak. Baba anneye göre dışarıdadır. Oysaki çocukluk, şanslı olanlarımız için içeride olmanın huzuru ve güveniyle geçiverir. Büyür müyüz yaş aldıkça? Her yanına gittiğimde hala küçük bir çocuk gibi annemin, babamın ilgisine kendimi bırakıveriyorsam, hatta şımartılmayı seviyorsam, sanırım büyümüyorum. Şanslıyım, hayattalar…
Anne ve baba gözünde çocuk büyümez ifadesi her yönüyle doğru. Ama gelin görün ki anne baba çocuğun her yaşında anne babasıdır ama çocuğun anne babaya yönelik yargıları aynı kalmaz, değişir. Bir zamanlar “her şeyi” bildiğine inanılan babanın bildiği şeylerin ölçüsü aynı kalmaz çocuk büyüdükçe. “Her şey”den “çok”a, çoktan biraza, birazdan aza, azdan hiçbir şey bilmediğine… Sonra an gelir “keşke babam olsaydı da” cümlesi insanın boğazında düğümleniverir. Kahraman olan baba bir süre sonra rakip, rakip olan baba bir süre sonra diyar, diyar olan baba sonunda hasretle anılır. Hani ardı ardına sıralanmış kâğıtların köşesine el sallayan adam motifi çizersiniz ve sayfaları kenarından tutup hızlıca çevirdiğinizde el sallayan adam giderek küçülerek yok olur sayfaların içinden. Sisli bir film gibi…
Kız çocuklarında başka… Erkek çocuk için babaya olan sevgi nedense bazen ertelenir ama eninde sonunda baba çocuğun kalbine kaçar. Hele toprağıyla dertleşirken çocuk “kalpten” baba beni affet derken, baba yüreğinin yankısı, yokluğunun acısı, çocuğun taşıdığı yetişkin olmanın utancı birbirine karışır. Can Yücel’in “hayatta en çok babamı sevdim” cümlesi dökülür dudaklardan yaş ilerledikçe, çünkü ancak baba motorları maviliklere sürebilir. Yalnız cumaları, yalnız pazarları hatırlanmayı kaldıramaz baba yüreği ne kadar aksini söylese de.
Ancak, şu gelenekler var ya… “Akşam gelince babana söyleyeceğim”. İşte çocukla babanın arasını açan şu gelenekler var ya! Babaları ceza yargıçlığına iten bu soğuk kahrolası gelenekler çocuğu babaya karşı ürkekliğe iter. Olması gereken iletişim “baba kızar” safsatasıyla kesilir. Anneler sıkıştıkça daha çok kötü polisliğe itilir baba. Neden ve gerçekten nedense her şeyi en son “babalar duyar”.
Çoğumuz iç dünyalarını bilmeden uğurlarız babamızı. Oysaki, lambalarına bir dokunabilsek o yargısız infazlarımız, ön yargılarımız, peşin hükümlerimizle, bir başkasını tanımaya o kadar emek verirken kendi babamızı tanımayı ihmal ettiğimizi çabucak anlayabiliriz. Olmayan öfkelerini gözümüzde, zihnimizde bilerek besleyip büyüttüğümüz babaların uçurum olan sessizliklerine genel olarak duyarsız kaldığımızı; bin yıldır yaşamışçasına var olan bilgi birikimlerini nasıl alaturka hoyratlıkla harcadığımızı; zamanı sızdıran, bulutlara değen başlarıyla kendileri için değil adanmış hayat yaşadıklarını belki fark ederdik.
Kimsenin eli onun gibi dokunmuyor. Baba eline hasret olmak bir başka duygu. Nerden geldi, sardı beni bu duygu bilemedim ama dışarıda okuduğum günleri düşünürken birden zihnim kayıverdi.
Bir zorlukla karşılaştığımda cennet sertifikalı babamın, annemin davranışları gelir aklıma.
Aslında işle ilgili değildi hissettiğim zorluk. Başka bir özlemdi, kolay kolay diğer özlemlerle karşılaştırılamaz bir özlem. En çok hasta olduğumda annemin yaptığı o çorbanın kokusu gelirdi burnuma ve babamın yaktığı sobanın. Ama, ortada çorba falan yok şimdi, kocaman bir yalnızlık. Zaten annem de çok ama çok uzakta. Bazen çok bunalırdım, her şey üstüme gelir, ağlamak isterdim. Babamın o güven veren sesiyle gelip elini omzuna koyarken aldığım gücü yeniden hissetmeyi isterdim. Fakat babam da annem gibi ulaşılamaz mesafelerin ardındaydı o zaman. Ablamla yaptığım tatlı kavgaları özler, çoktan yüzünü unuttuğum rahmetli dedemin dizine yatmayı, hayatta olsa dedemle memleket meselelerini tartışmayı isterdim. İstemekle kalmaz buram buram özlerdim.
Şimdi hali vakti yerinde orta yaşlı bir adam olmama rağmen arkamdan toplanan o yer yatağında yatmayı özlerdim. Evet, evimi, köyümü ait olduğum baba ocağını özlerdim. Şimdi özel günlerde telefonun ya da ekranın karşısına geçip , tanıdıklarla haşır neşir edip, bayram günü mis gibi sofra başında bizimkileri görüp, mutluluktan geberiyor ama uzanıp da dokunamıyorum. Özlerim, özlerim de ha deyince niye gidemem, bilmiyorum.
Benim yokluğumda çok şey olmuş. Memleketim, annem, babam değişmiş, yaşlanmış. Hiçbirinin ne dertlerine ne de sevinçlerine adam gibi ortak olamamışım. Babama ve anneme “nasılsın” diye sormaktan vazgeçtim çünkü dertleri olsa da iyiyiz diyeceklerini biliyorum. Resimlere bakar, düşlerken onları zamansız kaybedecek olmanın hüznü bir başka ağır basıyor, efkarlanıyorum. Hayat tüm evlatlara anne ve babasını doya doya yaşama ve onlardan güç almaya fırsat tanısın. Ne kariyer ne de dünyevi bir zenginlik, gözümde babamla, annemle karşı dağlara karşı çıplak toprağın üstünde oturup, semaverden demlenmiş çay içmekten başka bir şey tütmez oldu.
Fırtınada bir beyaz yelken…

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s