Yavaşla – Fark et – Bağ kur ve Yaz!

“Yazmak” ile ilgili paylaşımlar ve özellikle “nasıl daha başarılı” akademik yazım yapılır hakkında çok sayıda ve farklı alanlarda yapılmış kıymetli araştırmalar, öneriler bulunmaktadır. Bu yaklaşımların ortak noktası yazmanın bireysel bir eylem, hatta “uğraş” olduğu ve kabiliyet gerektirdiğidir. Ancak, her nedense yazmanın yaklaşık 6000 yıldır bireysel bir eylem olduğu gerçeğinden uzaklaşılarak, aynı zamanda maddesel sıralamalar sunularak “başarılı” yazma için izlenmesi gereken evrensel reçeteler illüzyonu, kullanılması durumunda her insanda aynı tesiri yaratacak, kesin aynı sonucu verecek tek tip “hapın” icat edilmediği gerçeğiyle zıtlık taşımaktadır.

 

Binlerce yıldır amacı “uğraş” tan öte “bireysel keşif yolculuğu, kendi içindekini bulmak” olan yazmayı standartlaştırmak, kurallara boğmak, bireyden gelecek özgünlüğü ve yaratıcılığı kalıba sokmak, buluşlar, keşifler, katkılarda önemli gecikmeler, ertelemeler hatta kayıplara neden olabilir.

 

Kuralların faydası saymakla bitmez; bununla birlikte kurallar kolaylaştırıcı olmadığı ve özgünlüğü desteklemediği sürece standartlığın yaratılmasına hizmet edecektir. Kurallarla ancak geçerliği bir zaman sürecek “akademik tip” yaratılır. “Akademik tipin” düşünme ve tasarım yeteneği akademik toplum tarafından bu kurallarla biçimlendirilir.  Tek tip doğanın çeşitlilik kuralına terstir.

 

Kurallar kuşatıcıdır. “Kurallar içinde kalmak zorunluluğu” yaratmanın, düşünmenin yerini alarak, özellikle kuralların kolaylaştırıcılığı sorgulanmadıkça ilerlemeler ya hiç olmayacak ya da oldukça yavaşlatacaktır. Yazmak ise sınırları aşmaktır. Özgürlüktür. Özgürlük kalıplara sığmaz, sınırlanamaz. Yazma sürecinin ve sonucunun haz veren bir eylem olmaması Thalles’in gökteki yıldızları ve cenneti görmek için başını gökyüzüne çevirerek yürürken önündeki gerçekten kopması, bostan kuyusunu görmeyerek içine düşmesi gibi bir problemi yaratabilir.

 

Çok sayıda soru ile başlar yazmak. En temelleri arasında “ne yazıyorum” yer alır ve teknik olarak yazılanın etkisini artırmak için “ne zaman?” yazdığınızdan tutun, “nasıl” yazdığınıza kadar nelere dikkat etmemiz gerektiği sıralanır. “Ne yazıyorum” basit ancak dikkate değer bir sorudur. Bu konuya yazının içeriği safhasında biraz daha değinmek isterim. Ancak, başka temel sorular da en az “ne yazıyorum” kadar önemlidir. Örneğin “niçin yazıyorum” ve “kimin için yazıyorum?” Kimin için yazıyoruz? Kendimiz için olmadığı açık. Dürüstçe daha çok bir başkası için yazıyoruz. Bazen bu üniversitelerdeki öğrenciler, diğer akademisyenler, bazen işverenler ya da yöneticiler. Ancak, daha çok kendisi için değil, bir başkası için yazmak içinde risk barındırıyor. Bir başkası, “müşteri” için yazmak, kaçınılmaz olarak müşterinin talep ettiği unsurları barındırmayı beraberinde getiriyor!  Pazarda iyi alıcılar, seçiciler kadar kötü alıcılarında varlığını unutmamak gerekiyor. Ürünün çok satıyor oluşu, ona yönelik rağbetin kalıcılığının işareti olarak yorumlamak gerçekçi bir yaklaşım mıdır? Başkası için yazmak eşittir başkası için yaşamak değil midir? “Kime/neye yarayacak?” sorusunun cevabı olarak sürekli diğerlerini, müşteriyi görmenin “kişinin kendi fikirlerini yaşama katmak, yaşamak” idealinin önüne geçmesi felsefik bir sorun olmanın da ötesindedir.

 

Bir konuda akademik  yazı yazmak gerçek hayattan çok ta bağımsız değildir. İlgi duyduğunuz bilimsel bir alanda yaygın, yerleşik bir paradigmanın yanlış olduğunu düşündüğünüzde ve harekete geçtiğinizde karşılaşacağınız durumla, örneğin bir mahkemedeki durum birbirine çok yakındır.  Düşünün! Size yönelik mesnetsiz bir iddia ortaya atıldı. Savınızı oluşturmak, delillerle sağlamlaştırmak, duygularınızı, görüşünüzü karşıya geçirmek zorundasınız. Bu iddianın mesnetsiz, dayanaksız olduğunu mahkemede nasıl ispat edebilirsiniz?

 

Her ne kadar masumiyet karinesi olsa da gerçek dünyada işler böyle olmuyor. Soruşturma sürecinde savcının lehinizde olan değil sadece aleyhte olan delilleri dikkate alarak iddianame hazırladığını ve davanın tek taraflı hazırlanan dosyayla hakime ulaştığını varsayalım. Hüküm önceden verilmiş.

 

Ne olursa olsun, dosyanıza önem verin, içinde siz varsınız.  Yerleşmiş fikre karşı baştan bir sıfır yenik başlamamak için ifade yeteneklerini geliştirmek, özellikle savunmanızı çökmeyecek bir “tanım” zeminine oturtmanız gerekmektedir. Çok iyi tanımlama yapmazsanız, olayın gerçek yüzünü yeterince tanımlayamaz, çizemezseniz üzerinize yoğunlaşan şüpheyi nasıl bertaraf edeceksiniz? Öyle bir anlatım kullanmalısınız ki, işi gücü başını aşan, ilgi ve tahammül sınırları arasında gidip-gelen hakim karşısında olan dosyayı iyi hazırlanmış bulsun. Etkilensin ve sayfaları çevirmeye ikna olsun.

 

Öyle tanımlama, tasvir olmalı ki sadece tanımdan hareketle kimin, neyin kastedildiği somutlaşmalı. Ressam gibi canlandırmalısınız. Anlattıklarınızı Hakim kendi yaşamından örneklerle kolayca ilişkilendirmeli.  Savunmanız “esnemeye” ya da “bir bardak kahve içmeliyim” fikrinin oluşmasına sebebiyet vermemeli. Araya giren bir sürü caydırıcı neden Hakim’i dosyanızdan uzaklaştıracaktır. Unutmayın, onlarda insan. Her sabah, çocuklarının okuldaki sorunlarını, kendi hastalıklarını ve tedavilerini ve bazen de hiç bilinmedik dertlerini portmantoya palto asar gibi bırakıp, kürsüye öyle çıkamazlar. Delillerinizi Hakim’i boğmadan, sırasıyla bir düzen içinde sunmanız, savınız, görüşünüzü hazım edilmesi için süre vermeniz, sıkmadan, gereksiz detaylardan kaçınmanız gibi bir sürü öneride bulunmak kabil. Ancak, savunma dosyanıza aşırı güvenmeyin! Davalar yaşam gibidirler. Sürekli değişim gösterirler. Zamanın ne getireceği belli olmadığı gibi, bir davanın da seyri ve geleceği bilinemez. Tam bitti derken bir başka şekilde devam eder ve hiç umulmadık bir yerde, umulmayan bir zamanda insanın karşısına tekrar çıkarlar. Her an şaşırtıcı ve beklenmedik gelişmeler olabilir.

 

Yazmak, öncelikle düşünmektir.  Eğer bir kabiliyet aranması gerekiyorsa gerçek kabiliyet düşünmektedir. Hepimizde düşünme yeteneği vardır. Yazmak düşünmenin kelimelerle yansımasıdır. Burada bir konunun altını çizmekte fayda var. İçinde bulunduğumuz dünya çoğunlukla “imalat, yapay” ürünlerle kuşatılmıştır. “Akademik dünya” da bu yapaylıktan uzak değildir. Daha çok “görünen” önemsenir.  Sunulan bu yapaylık sahip olduğumuz birçok duyuyu daha az kullanmamıza sebebiyet vermektedir.  Daha çok göze batan, göze sokulan, önemsettirilenin iktidarında maalesef kaçınılmaz olarak sadece görme duyumuz kullanılmaktadır. Nedenini tam olarak bilmeksizin, diğerleri tarafından çok referans gösterilen bir eşyaya sahip olma dürtüsünde olduğu gibi, çok atıf alan bilim insanlarının yazılarını, konularını, yöntemlerini atıf almayan yazarlara göre daha çabuk kabul edip, önemseriz. Oysaki, yazmanın bir görevi varsa o da “mübadeledir”. Mübadele edilen ise değerden başka bir şey değildir. “Değer”in satış (atıf) sanısıyla sınırlanması durumunda yazmanın tek yanlı görüşle besleneceği açıktır. Sadece “çok satan” yazarların eserlerinin referans olarak temel alınması, uçlarda kalmış “değer”i satış sayısına dönüşmemiz eserlerin göz ardı edilmesiyle çalışma yapmak, yazı yazmak tartışmalıdır.

 

“Akademik yazarken” diğer duyuları kullanamadığımız anlar olsa bile görme yeteneğimizi geliştirebiliriz. Yazarken, farklı gözlükler takmayı düşünmek yerinde olacaktır. Her ne kadar zor da olsa tarafsız olmayı, konuyla ilgili net tanımlar, görüşler, yaklaşımları bilgiyi bulmayı, bilmeyi, tartışırken beyaz gözlük takmamızı gerektiren anlar vardır. “Eksik olan bilgi nedir, bunu okuyucuya iletebilmenin yolu nedir”i bu gözlükle görebilir ve yazabiliriz. Burada tarafsız olmayı “herkese ve her görüşe eşit mesafede olmak” olarak yorumlamamak gereklidir. Bu hiç kimseye ya da görüşe yakın olmamak anlamına gelir ki bunu başaran tek bir varlık vardır, o da insan değildir. Herkese eşit mesafe de olmak tarafsızlık değil aksine resmiyettir. Resmiyet ise kuralcılıktır.

 

Konu hakkında büyük resmi görmemizi sağlayan mavi gözlüğü takmadan yazı yazmak tartışmalıdır. Düşünmenin düşünülmesi, yenilikçilik, katkı mavi gözlüksüz uzak bir ihtimaldir. Tüm eleştirileri, riskleri, hatta gelecekte doğabilecek problemleri görmemiz, en az büyük resmi görmek kadar önemlidir. Şüpheci olmaktan ve siyah gözlükle konuya bakmaktan zarar gelmeyecektir.  Bununla birlikte, sadece kötümser olarak kalırsak, kritik olmayı kaçırırız. Kötü, riskli, ya da problemli olarak gördüğünüz görüşün, bilginin olumlu, övgüye değer yanlarının da olduğunu anlamak, yazma da olgunlaşmak için konuya bir de sarı gözlükle bakmak yerinde olacaktır.

 

Okunması için yazılanlar muhakkak okunacaktır. Ancak, herkes okuduğundan aynı şeyi anlamayacaktır. İnsanların sezgisel  olduğunu, mantıkları kadar duyguları da olduğunu unutmadan yazmak için kırmızı gözlüğü takmak tavsiye olunur. Duyguların çok şey söyleme fırsatı yarattığını da unutmamak gerekir. Tüm bu gözlük değiştirme tavsiyesine karşın, aşırı görme çabası ve hedefe yoğunlaşma kaçınılmaz olarak burnunun dibini görmemek, uzağı görmemek ya da şekilleri birbirine karıştırmak gibi görme bozukluklarına neden olabilir.

 

Yazmak çok katmanlıdır. Soğan katmanları gibi.   Görünen dış yüzeyin haricinde, okuyucunun kat üstüne kat soyarak gerçek amaca, mesaja, kullanabileceği bilgiye ulaşması için her zaman yönlendirmeye ihtiyacı olacaktır. Yönlendirmeler harita ya da yön tabelaları gibidir. Şehir planlamasında kullanılan “ızgara yöntemi” gibi nereden başlanırsa başlansın kişiyi kentin ortasında olan meydana getirtebilmelidir.  Ama kaybolmanın da bir tecrübe olduğu unutulmamalıdır.

 

“Akademik yazımda” amacın önemi yadsınamaz.  Amaç, bin bir emekle, sabır ve sebatla peşine düşünülen, merakla başlayan uzun ve yorucu yolculuğun sonucunda ulaşılan keşfi diğerleriyle paylaşmak, bilim denilen henüz tamamlanmamış kıyafetin oluşumunda bir ilmek desteği vermek olabilir.  Ancak, amaç bilimsel merakın peşine düşmek, bulmak ve bulunan bu şeyi diğerleriyle paylaşılabilir hale getirmek için “yazmak” olmayabilir de. Bulunanı kitleye diğerlerinden önce ulaştırmak, ortalığı derleyip toplamak, nakil etmek, duruşunu göstermek, destek vermek vb gibi farklı amaçlarda bulunmaktadır. “Yazma” öğretmek amacı taşıdığında başka, var olan görüşleri, yaklaşımları vb çürütmek, haklılığını ispatlamak amacı taşıdığında başka bir kimliğe bürünmektedir. Yazmak paylaşmak amacını taşıdığında başka, etkilemek amacını taşıdığında ise bambaşka bir yapıdadır. Kısaca, ne yazıyorum kadar niçin yazıyorum sorusu önemlidir. Ancak, yazabilmek için yavaşlayıp fark etmek gerekir.   Bağ böylelikle

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s