Drama üçgeninde fent ve eskiv

Kendine tahsis edilmiş, zevkine göre döşenmiş makam odasındaki ceylan derisi koltuğuna kurulmuş, diğerleriyle birlikte internette yayınlanan bir boks maçını projektörden yansıttığı perdede izliyordu. Boksörlerden hiçbirini tanımıyordu ama yine de beyaz şortlunun, mavi şortlu boksörün yumruklarını eskivlerle savuşturarak rakibini dövmekten daha beter yaptığının farkındaydı. Yumruklarıyla havayı dövmekten başka bir şey yapamayan, akıllıca sergilenen eskivlere karşılık gücünü anlamsızca ve aptalca harcayan mavi şortlu boksörde yorgunluk alametleri belirmiş, her fırsatta beyaz şortluya daha uzun sarılır olmuştu. Beyaz şortlu dizlerini hafif kırarak, tüm gücünü verdiği önde sabitlediği sağ ayağı sayesinde sağa, sola eskivlerle rakibinin kroşelerinden usta reflekslerle kaçınırken gözlerini rakibinden asla ayırmıyordu. Uygun anı kolluyordu ama gong çaldı. Her iki boksörde köşelerine çekildiğinde, beyaz şortlunun atrönörü oturması içn altına tabureyi ringin kenarından sürerkenn rakibinin yarılan kaşından akan kanları göstererek, görmesini engellediği hatırlattı. Bekir, kameranın odaklandığı antronörün dudaklarını okuyabiliyordu, “fent” diyordu. Beyaz şortlunun karşı köşede, körük gibi inip çıkan göğsüyle nefese muhtaç durumda olan rakibinden ayırmadığı bakışları donuktu, başıyla komutu anladığını belirtti. Gong çaldığında yumruklarını birbirine vurarak ayağa kalktı.  Ayak oyunlarına, aldatmalara, kollarını indirerek ringin içinde bir oraya bir buraya koşmaya, ilgisiz görünmeye, şaşırtmak için ustaca omuzlarını kullanarak fentlerle yumruklardan kaçıyordı.  Eskivlerden yılan, fentlerden başı dönen rakibi savunmasını iyice düşürdüğünde öldürücü sağ kroşesini rakibinin yüzüne gömdü. Aldığı darbenin etkisiyle diğeri arkaya doğru sendeleyerek uçarken beyaz şortlu ikinci yumruğu hazır, ayakta bekliyordu. Hakem yere düşen hasmının başına gitmiş ve saymaya başlamıştı “bir, iki, üç…” Bu sırada kamerada yavaş çekim devredeydi. Mavi şortlunun aldığı sağ kroşe sonrasında havaya savrulan kan dolu salyası, burnundaki kemiğin kırılma anı ve zemine kafasını vurduğunda saçlarının dalgalanışını yavaşlatılmış hızda izlemek Bekir ve diğerlerini coşturmuştu.

 

Hakemin önce çaprazlayarak sonra sağa sola açtığı iki eli maç bittiğini ilan ediyordu. Hala baygın olan mavi şortluyu seydeyle dışarı taşırlarken Bekir projektörü kapattı. İçeride sadece bilgisayaraın verdiği mavi ışık vardı. Kalktı perdeye doğru yürüdü, aradan gelen ışık gözünü rahatsız etmişti, sıkı sıkı kapattı. Karanlık makam odasında, birbirlerinin yüzlerini göremeyecek kadar loş ışıkta hararetle maçı tartışmaya koyuldular. Karanlığı seviyorlardı. Birbirlerinin yüzlerini görememek, cesaretlerini de iştahlarını da artırıyordu. Bekir, etrafındakilerin sararmış parmaklarının arasından odanın zifiri karanlığına salınan sigara dumanını dağıtan, sırtlan sırıtışına benzeyen kesik kahkalarını elini havaya kaldırarak susturdu. Kahkahalar anında, bıçak gibi kesilmişti. İki elini masaya koyup yavaşça doğruldu, diğerlerine başarıyla gizlediği, dışına yansıtmadığı bir tiksintiyle yukarıdan baktı.  Kendi gibi, hepsi gece avcısıydı. Çocukluğu çatışma ortamında, sevgisizlik, değersizlik batağında geçmiş Bekir, tüm başarısızlıklarının, sıska ve hastalıklı vücudunun yetersizliğinin telafisini diğerlerini taciz ederek, ezerek yapmayı öğrenmiş, güçsüzlüğünü, korkularını zorbalığıyla gidermeye, statüsünden aldığı gücü giderek daha küstahça ve gaddarca kullanmaya, diğerlerine galip gelmekten, üstün olmaktan, boyun eğdirmekten haz alarak beslenmeye başlamıştı. Kendi türüne ve dışındakilere karşı sınırsız bir kötülük potansiyeline sahip, gölgesi ve karanlığı şiddete meyyâl Bekir, yeryüzünün ezelî ve ebedî bir salgını, habis bir uruydu sanki. Haset ve düşmanlık bağımlısıydı. Daima güçlü kalabilmek, kendi varlığını koruma adına kendinden daha nitelikli, çevresinde sevilen, donanımlı, kendini mesleğine adamış, parlak, başarılı, şanslı ya da sadece mutlu gördüğü kurbanlarını tek tek seçip, yok ediyordu. Savunmasız, zayıf kişileri yok etmek ona zevk vermiyordu. Özellikle dişli bir kurbana zarar verdiğinde yaşadığının farkına varıyor, kendini daha iyi hissediyordu. Boks maçında olduğu gibi izleyicilerin hayranlık dolu bakışları, alkışlarının temposu ancak güçlü bir rakip yok edilirken artıyordu. Geçmişte, çocukken güce açtı. Şu an önemli bir makamdaydı ve hala güce açtı. Bekir mekanizmayı çoktan kavramış, taraftar sayısını nasıl artıracağını biliyordu. Zayıfların “ait olma” gereksinimine yenik düşerek kolaylıkla zalimine destekçi durumuna geçivermelerinin şifresini çözmüştü. Dışlanan, aşağılanan, küçük düşürülen, itibarsızlaştırılan kurbanın yanında görünmekten korkmayacak insan yoktu, bunu biliyordu.

 

Masanın etrafında ağzında salyalar akarcasına, iştahla gözlerinin içine bakanlardan bir kaçı hariç diğerlerinin rol yaptığının farkındaydı. Onu severmiş gibi görünmeye çalıştıkları o kadar açıktı ki! Zorbalığının kurbanı olmamak için yanında durduklarını adı gibi biliyor ama yine de gücüne tapılması hoşuna gidiyordu. Şiddete sadist derecede bağımlıydı. Beklediği takdiri ve hayranlığı kendine göstermeyen kurbanlarına karşı acımasızdı. Yıkıcı bir karakteri vardı. İtaat etmeyenler onu öfkelendiriyor, çileden çıkarıyordu. Başkalarının itaatsizliği ona göre aşağılayıcı bir başkaldırıydı. Vicdanı nefretinin gölgesinde kaybolup gitmiş Bekir’in hiddetinden korktukları için kurbanları haklarını aramaktan vazgeçiyor, mağdurriyet dolu talihlerine razı oluyorlardı.  Onların tarifsiz korkuları Bekir’in içindeki zulmü körüklüyordu. Daha yeni yetmeyken zorbalık zırhını keşfetmiş, kedilerin, eniklerin, güvercinlerin katili olmuştu. Çocukken çok hırpalanmış, okuldaki zorbalar tarafından yaşlı, mor gözlerle eve geri gönderilmiş, itilmiş ve dışlanmıştı. Annesi onu her gördüğünde “zavallı oğlum” diyerek acısını dile getirmiş, onun adına ondan daha fazla üzülmüş, babası ise “şımarık ve korkak bir hanım evladı olmaması” gerektiğini, “böyle erkek olamayacağını” defalarca yüzüne haykırmıştı. Uzun süredir iş bulamayan ve varını yoğunu Bekir’in hastalığının tedavisine, ilaçlarına harcamak zorunda kalan babası hıncını Bekir’den alıp, suçladıkça onu annesi kurtarmıştı. Bekir babasının iş bulamaması da dahil olmak üzere, ailesi üzerine çöken karabulutun nedeninin kendisi ve hastalığı olduğuna inanmış, kendini sürekli suçlu hissederek annesinin “zavallı Bekir, zavallı Bekir” iniltilerini dinleyerek büyümüştü. Böyle olmaktan nefret ediyordu. Çevrede yer alan yırtıcılardan korunmak için sadece gece ava çıkan küçük kemirgenler gibi gözleri ve kulakları sürekli açık, bir arayış içindeydi. “Neden işe yaramaz?” olduğunu düşünerek bir süre mağduriyetlerin yarattığı acıya alışmaya çalıştı. Bu hale gelmesinin nedeni annesiydi, anlamıştı. Birçok işi Bekir’in kendi başına yapabileceğinden şüphe duyan annesi, aşırı korumacıydı. Korunmaya muhtaç hali daha çocuklukta, okuldaki zalimleri kendine çekmesine neden olmuştu. Korkuyordu. Eziliyor, üzülüyor, alay ediliyor, dışlanıyor, boyun eğmek zorunda kalıyordu. Kurtarıcısını, annesini, hem umutla bekliyor hem de ona olan ihtiyacından nefret ediyordu. Büyüdü. Neredeyse alkolik olan babası o büyüdükçe sadece Bekir’i değil ailedeki herkesi suçlamaya başladı. Bekir anne, baba ve kendisinden oluşan bir üçgen içinde hapsolmuş gibiydi. Bir gün “ben artık dayanamıyorum” diyen annesini babasının hışmından korumak için havaya kalkan elini tuttu, onu sertçe itti. Dengesi bozulan babası yere düştü. Bekir ilk defa içinde zafer duygusunu yaşadı. . Bir köşe kapmaca oyunu gibi, annesiyle yer değiştirmişlerdi. Annesi onun kanatlarının altındaydı.  Annesinin acılarıyla ilgilenmek okuldaki, sokaktaki kendi acılarıyla yüzleşmekten daha kolaydı. Güçlendikçe “annem senin kölen değil” diyerek korkusuzca babasının üzerine gitmeye başladı. Annesi  arkasına sığındıkça ve ona yalvaran gözlerle baktıkça Bekir içindeki zalimliği keşfetti. Kendi derdiyle uğraşma gücü olmayan annesine yardım etti ama diğerlerine yardım etmemeyi seçti. Yıllar geçtikçe diğerlerini suçlu hissettirmekte, kendisine yönelebilecek öfkeyi acıma hissine çevirmekte, inkarda, bozgunculukta, baskı kurmada ve gaddarlıkta uzmanlaştı. İnsanların ona acıması ve sonra boyun eğmesi hissedebildiği tek sevgiydi. Kendine değer verilmediğine inandığından çevresine gözdağı vererek zorla saygı satın alıyordu. Yaptıklarından dolayı vicdanı titremiyordu. Zalimdi ama gerçekte aciz, çaresiz ve kontrolsüz duygularından ötürü sert çıkışlar yapan bir kurbandan başka bir şey değildi. Hissettiği korkuyu gösteremeyip onu öfke ile ifade ederek kendi problemleri için herkesi ve her şeyi suçlamakta uzmandı. Kendi sorumluluklarını almaktansa etrafındaki herkese sorumluluklarını yükler, engellenme ve öfkesini kendinden mutlu kişilere yönlendirmenin tekniklerini iyi uygulardı. Zayıf yönlerini, kendini daha güçlü hissettiği “manipülasyon” yeteneğiyle gizlemekteydi. Çünkü, zayıf ve aciz hissetmeye dayanamıyordu.

 

Düşüncelerinden sıyrılıp, masanın etrafında oturan, ağzından düşecek sözü kapmak için nefessiz bekleyen kalabalığa baktı. Yardakçılarının nedensiz saldıran, en küçük bir fırsatı kollayıp avının zayıflığından yararlanan, başkasının avını çalan, çalamasada bir parça koparan, ansızın atlayıp, bir yolunu bulup payını kapmayı beceren sırtlandan, çakaldan farkları yoktu. Onlar aslan gibi hükmetmeyi, sırtlan gibi ele geçirmeyi, çakal gibi sinsiliği, yılan gibi zehirlemeyi öğreterek, bencil ve acımasız mankurta dönüştürmüş, genetiklerine müdahale etmiş, kişiliklerini yok ederek kendine bağımlı kılmıştı. Bekir bir korku tüneli gibiydi. Ve bu tünele girenler bir tehlike, tehdit anında hissedilen nahoş gerilim, güçlü kavga etme dürtüsü, hızlı kalp atışlarına bağımlı hale geliyordu. Çakalları sadece karanlık ve bulanık havaları seviyorlardı. Gündüz vakti kendi işlerinde gözlerden uzak gizlenen çakalları ortalık alacakaranlığa dönüşmeye başladığında gizlendikleri yerlerden yavaş yavaş başlarını uzatmaya, etrafı koklamaya başlıyorlardı. Ona çok değerli istihbarat getiriyorlardı. Yalnız olduklarında korkaktılar. Bir araya geldiklerinde ise gözleri kararıyor, cüretkarlaşıyorlar, önlerinde saldıramayacakları hedef kalmıyordu. En çokta mutlu insanları av olarak seçiyorlardı, kendilerinde olmayan mutluluğu insanların kanlarından emerek besleniyorlardı. Çakalları Bekir’in gücünden korkuyor bir yandan da ona hayranlık duyuyorlardı. Bekir ne kadar tiksinse de çakallarına ihtiyacı vardı. Henüz saldırıya geçmemelerini, kendilerini emniyete almadıkça hareket etmemelerini öğütleyecekti. “Dinleyin” dedi tepeden bakan bir sesle “size kusursuz bir cinayetin tarifini vereceğim”.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s