BİR GECE 12 YIL SÜRER Mİ?

Silindir, taştan bir silo. Kapısı yok. Girişi yok. Çıkışı yok. Taştan duvarları yer yer nemden çürümüş, altı toprak, üstü üç kat yüksekliğinde. Çatıya yakın iki açıklık bırakılmış duvarda kuşlar rahat girsin çıksın diye. Ne sabah ne de öğlen güneşi alıyor. Sadece ikindi vakti sağımdaki açıklıktan, o da üç kat üstümden bir ışık geliyor. Uzanıp yakalamak, sıcaklığını hissetmek istiyorum ama beyhude.

Tavanda taştan siloyu bir baştan diğer başa geçen uzun paslı bir demir ve bu demiri tam ortadan kesen başka paslı bir demir.

Silo toprak rengi. Toprak ise güneş görmediğinden kapkara başka bir renk. Bu rengi tanımıyorum. Bir duvardan diğer duvara tam beş büyük bir küçük adım. Daire olduğundan diğer duvarlar arasını ölçmeye bile gerek yok.

Yerde, toprak zeminde eskimiş bir fırçayla bir çizgi çekilmiş. Duvardan onunla uçta birleşen bir çizgi daha çizilmiş. Yanında, başka bir yerde eskimiş ve benim gibi bu siloya hapsolmuş bir tenekenin üstüne hiç eskimeyecek kaybolmayacak bir uyarı “buradan çıkmak yasak” yazısı ve duvarda ise benden öncekilerden kalan “buraya gelen umudunu dışarıda bıraksın” hatırlatması.

Her gün istisnasız düz ve küçük adımlarla yürüyüp bir çizgiyi tamamlıyorum ve diğer çizginin dışına çıkmadan adımlarımı sayarak devam ediyorum. Tam tamına seksen bin adımda güneşi batırıyorum. Konuşmak yasak, kendi aranda ya da hiç görmediğim diğerleriyle. Kimseyi görmedim hatta kendimi bile göremedim, etrafımda yansımamı görebileceğim hiç bir şey yok. Toprak rengimi emiyor, taş duvar ışığımı çekiyor.

Zaman zaman yerde sere serpe, soğuktan titrer halde yatarken bir karınca çıkageliyor. Onu, parmaklarımın üzerinden geçişini, yanımdaki tek canlının arkadaşlığının sıcaklığını kaybetmemek için benden ayrılmasın diye diğer elimi üstünden geçtiği parmaklarımın yanına koyuşumu, içimi hafif ürperten ısırmalarının bana yaşama sevinci verdiğini şükrederek izliyorum. Bir karıncaya duacıyım.
Hayatı, anlamını ve önemini, her şeyi yitirmek üzereyim.
Kaybolduğuma yemin edebilirim ama o benden ümidini kesmedi. Binlerce yol uzaktan geldi ve beni buldu. Beni bulma konusundaki ısrarları diğerlerini sinirlendirse de o vazgeçmedi. Yağmur altında beklerken ıslanmadı. Güneşin altında yanmadı. Soğukta üşümedi. Gecem on iki yıl sürdü. Bitesiye kadar gitmedi.

O dışarıda bir yerde biliyorum. Bense hala içeride.
Uzunca zamandır cezalıyım, ellerim bağlı, kendime bakamıyorum. Karıncam da ortalıkta yok. Ezmekten korktuğum için tam iki yüz bin adımdır uyumuyorum. Göğsüme değen ve zaman zaman beni gıdıklayan bir şeyler var. Sakal olduğunu umuyorum. Takatim kalmadı. Çizginin dışına düşüp ceza almamak için yalvarıyorum. Uzandığım yerden kalkamıyorum.

Bir bağırtı mı var? Tıkırtı duydum. Kafamın içinden. Anladım. Üç defa vurunca “c” altı defa vurunca “e”, yirmi yedi defa mı vurdu o zaman “v”. Tıkırtı kesildi. “Cev” ne demek ki? Kafayı kaçırmak üzereyim. Zonkluyor. Ah işte tıkırtı yine başladı. Kafamda tıkırtı, bu bir defa. Bu “a”. Güldüm sanki ne demek istediğini biliyorum. Sonra nefes almadan bekledim, sayıları karıştırmamak için. Yirmi defa devam eden tıkırtı. Bu “p” demek. Anladım kafam benden “cevap” bekliyor.
Kafamın içinden gelen tıkırtı ve birde uzunca zaman görmediğim karıncam. Yok bu farklı. Duvardan yankılanan ses kulaklarıma ağır geldi. Sanırım “kalk” diyor. Nerden buldum bu gücü bilmiyorum ama ayaktayım. Parmaklarım uyuşmuş düğmemi ilikleyemiyorum. Sürüklenen adımlarıma eşlik eden bedenim sürünüyor. Olduğum yerde yalpalıyorum. Duvara dayanmak istiyorum ama birden yasak olduğunu hatırladım. Aramızda hep en az iki santimetre mesafe olmalı.

Kafamda çuval, gittiğim yeri görmüyorum. Bakışları görmesem de hissediyorum. Bir ucube gibiyim. Belki de kendi kolumda bilinmez, meçhul bir yere gidiyorum. Tahtadan bir tabure. Tıkırtı başladı yine. Dört, on dokuz ve on dört. “Çök” diyor . Ses duymamaya o kadar alıştım ki kendimden başka. Ne demek istediğini anlamıyorum. Sertçe omzuma bastırıyorlar sanki. Ellerim serbest altımı yoklayıp tabureyi buluyorum.

Artık şifreyi çözdüm. Ne kadar hızlı tıkırdasa da sayabiliyorum. “Senin kelimelerle aran iyiymiş, yaz” diyorlar.

Kağıt ve kalem elimde yabancı. Kalem, kalem tutmayı unutmuş parmaklarımdan yavaşça kayıp düşüyor. Nasırlaşmış parmaklarım yine de beceriksizce kağıdı tutup burnuma yaklaştırıyor. Özlediğim bir koku. Derin derin nefes alıyorum.

Gözlerimi gözlerine sabitleyenden ayırmadan el yordamıyla kalemi buluyorum. Başparmak ve işaret parmağım anlaşamıyor. Ben de kalemi işaret parmağımdan alıp yüzük parmağıma emanet ediyorum.

Sindirilmiş kalemimin kağıt üzerindeki sesi oldukça çocuksu çıkıyor.

Tıkırtıya “Neyi yazayım?” diye soruyorum. Tıkırtı kımıldamıyor.

Kalem tıkırdıyor.

“Bir gece on iki yıl sürer mi?”

Yazar: berraligezgin

Tutkulu bir öğrenci...

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s