Geçmişe Yolculuk

Öne çıkan

Gelecek İnsanda

“Seyahatname: Gelecek İnsanda  ”

Toplumun en önemli yapı taşı, insan. Bize, farkında olmasak da ilham olmuş hala da ilham olmaya devam eden öyle insanlar tanıyoruz ki. Onlarla öğreniyor, cesaret buluyor, gelişiyoruz.

Her türlü zorluğa rağmen her daim gülümseyen, kendi engellerini aşmada hiçbir engel tanımayan, en biçare durumlarda dahi umudunu koruyan, umut olan, çocuklara kendini adayan, doğayla bütünleşen, yaşadığı yere duruşuyla, sözüyle, eseriyle değer katan, çağın hastalıklarını yenen, kalıpları darmadağın eden, yolları aydınlatan, fikirleri genişleten, diğerlerini rahatlatan, vefakar, cefakar, sebatkar, kadirşinas, yürekli, ateşli, verimli, adaletli…

Etrafımızın bu insanlarla sarıldığının, ne kadar zengin olduğumuzun çoğu zaman farkında bile değiliz. Onları bulmalı, ihtiyacı olana örnek olacak, ruhlarımızın gelişimine katkı yapacak yaşamlarını anlamalıyız.  Bu insanlar hayat fırçasıyla şekillenmiş bir portre, tablo. Tozlu mahzenlerden çıkarıp en layık oldukları şekilde bu tabloları diğer insanların görmesini sağlamalıyız.

İlham veren insanları sadece kendi mevcudiyetimizde tutmamalı, daha geniş kitlelere ilham olmaları için anlatmalıyız.

Çevrenizde size ilham olmuş insanlar varsa, ki vardır ve anlatmak isterseniz, dinlemeye hazırım.

Bu insanlar size nasıl ve ne zaman ilham oldu? Onların hikayeleri nedir? Hissettiklerinizi, aktarmak istediklerinizi “İnsan Seyahatnamesi” adlı blogda duyuralım, sonra kitap olsun ve bu insanların katkılarını ölümsüzleştirelim.

atilayuksel@gmail.com dan ulaşabilirseniz sevinirim.

Öne çıkan

Karadeniz’den İnsan Manzaraları

Karadeniz, önü alınamaz derelerin kavuştuğu, sakinliği düşündürücü coğrafya. Burayla tanışmamın mazisi biraz eski, üç koca on yıl geçmiş üzerinden. Doğayı anlatmaktan farklı olarak insanlarını anlatmak istiyorum. İnsan manzaraları da en az doğası kadar eşsiz.

Otobüste muavinlik yapıyor. Ancak yaşı muavin yaşı değil, baya büyük. Güneşten kararmış bir surata eşlik eden küçük kahverengi gözler. Sürekli dönüyor. Ama bir gerginlik, sinirlilik hakim, her an patlamaya hazır gibi geliyor insana. Kolay değil, 26 saattir yolda, hangimiz olsak pestilimiz çıkar. “Arkaya geç otur” diyor. Ses çıkarmadan oturuyorum. Bir anne ve iki çocuğu soldaki koltukta. Minik mide ayakta belli, sürekli kusuyor. Anne ise çaresiz, ellerini daha küçük olanın üstünden çekemiyor bir türlü. Büyük olan başının çaresine bakmak zorunda. İlk fırsatta su istiyorum, muavin bu sırada aile olarak gelenlere yer bulmak için tek oturanları yerinden kaldırıyor. Üçüncü defadır yer değiştirince tek adamlar isyanda,  diğeri “ne yapayım kardeşim” modunda. Tek olmak her yerde başa bela bir durum gibi. Mola veriliyor, biraz yiyecek ve meyve alıyorum. Hımmm ama Vakfıkebir ekmeği, hepsini alamam ki “abi lafı mı olur ikramımız olsun” diyor fırıncı. Aklım çocuklarda, bir şey yerlerse belki kusmaz diye düşünüyorum. Meyve ve birkaç dilim ekmek uzatıyorum. Gözü annesinde. İzin verecek mi diye bakıyor? Anne “abi teşekkür ederiz” diyerek izin veriyor. Çocuklar mutlu, bende mutluyum. Sonra dostluk kurarım umuduyla meyveden bir parça muavine uzatıyorum. Aaa o da ne bizim muavin gülebiliyormuş. Ne güzel! “Abi bagajda tonuyla var” diyor. Ne bileyim ben bagajdaki yükü. “Eyvallah” diyorum. Başlıyor yolculardan şikayet etmeye. Biraz önce inenlerden biri cep telefonunu unutmuş. Çalan telefonu bana uzatıyor, sen aç şunu. Dostluk seviyemizdeki ilerleme beni şaşırtıyor!!!

Rize’ye doğru yollardayım. Çay bahçeleri sağ tarafımda. Arkadaşlarıma hava atma niyetiyle bir resim alayım diyorum. Bir kadın el ediyor. Gel yukarı. Keyifle gülüyor bir eli belinde diğer elinde çay makası, yeni filizleri eğlenerek topluyor. 3 defa toplanırmış çay. İlk toplamaya yetişmişim. Ya gel dedi ama çay tarlası mı desem bahçesi mi desem, nereden girdiği belli değil. Çalıların arasına girmek öyle dışarıdan göründüğü gibi kolay değil. O ise bir tavşan kıvamında bir oraya bir buraya zıplıyor. Neyse deyip şansımı bir yukarıdaki bahçeye saklıyorum. Burada motorlu bir aletle kesiyorlar çayı. “Nereden geliyorsun” sorusu. Burada hemen hemen herkesin İstanbul’la bir bağı var. İstanbul’dan diyorum. Amcası, teyzesi, kendisi, yılda kaç defa geldiği, durmadan konuşuyor. Belli ki insan görmeye hasretler.

Ayder fazla bilinen bir yer. Meramım bilinmeyen yerleri bulmak. Olmadık yollara dalıp en yukarılara çıkıyorum. Ahşap evler yapılmış. Bir kapı dışarı doğru açılırken bende tam sağındayım. Bir genç elinde silahla çıkıyor. Siyah kıyafetler içindeki beni görünce basıyor kalayı, anında içeri geri kaçıyor. Silah elinden düştü. Gülüyorum. İçerden bu sefer üç kişi çıkıyor. Hala tedirginler. Üçünde de kafa iyi. Belli ki fizz durumu. Neyse silahını eline alınca biraz kendine güveni geliyor. Karşılıklı laflaşıyoruz. Ama ne mutlular. Uzun Göl eyvallah ama fazla ticari. Yine yoldan sapıyorum. En tepelere sis çökmüş. İnatçıyım gideceğim. Ama kolay olmuyor. Sonunda bir kafede buluyorum kendimi. Minik Esra, bilgisayardan bana en hızlı horon parçalarını çalıyor. Horon öğret bana diyorum, kalkıyor minik elleriyle bana horon tutmayı gösteriyor. Yerlere yatıyorum. Giderken beni yanaklarımdan öyle kocaman öpüyor ki. Unutulmaz bir can.

Sultan Murat Yaylasında ısrarlıyım. Seferde burada mola verilmiş. Allah Allah bu sis de nereden çıktı. Sağa çekip geçer belki diye düşünüyorum. Sis de benim gibi beklemede o da benim için gider belki diye bekliyor. Neyse bir araba geliyor. El edip durdurdum. Yaşlı bir amca “nerelisin hemşerum” ilk soru buralarda o olmazsa “kimlerdensun”. Merzifon diyorum. İnandıramıyorum amcayı. Pes edip “İstanbul’danım” diyorum. Bu sefer de İstanbul’un neresinden? Sonra onun İstanbul’daki oğulları, torunları, nerede oturduklarını öğreniyorum. Bildiğin camlar inmiş vaziyette, arabadan arabaya muhabbetteyiz.  Neyse sadete gelip meramımı anlatıyorum. Bu sefer orada kalıp kalmayacağıma merak sarıyor. Trabzon’da kaldığımı söylüyorum. Akıllı ol evlat yukarıda otel varken ne diye Trabzon’da kalıyon diyor. Baktım uzayacak, bir daha ki sefere amca diyorum.  Yukarıda göz gözü görmüyor diyor ancak akşam kalacaksan çıkabilusun. Sağol amca diyorum, yoluna devam ediyor. Kafasını salladığını görebiliyorum, çünkü ona göre her gün gördüğü, yaşadığı, iklim şartlarının zor olduğu bu coğrafyayı görmeye gelen kaçığın biriyim. Sözünü dinleyip 1500 metre rakımdan yavaş yavaş iniyorum. Ormanın içine giren bir yol. Her tarafı ağaçlık, yanında eğimli araziden aşağılara coşarak gelen sular akıyor. Yağmur hiç durmaz mı acaba buralarda? Yağmur durmuyor tüm hayıflanmalarıma karşın. Evlerin kenarında küçük, minik tarlacıklar var. Bahçe olamayacak kadar küçük. Bir avuç toprak, ekilebilir alan yaratmak için ne çaba harcanmış. Oysaki, Söke ovasını düşünüyorum. Küçük de olsa toprak verimli. Mısır, patates, sarımsak, soğan kısaca saklamaya dayanıklı yiyecek yetiştiriyor buranın insanı ya da iklim sadece buna izin veriyor. İlginç şekilde evlerin pencerelerinde perdeler sıkı sıkı kapalı değil. Belli ki dışarıya bir merak var. Ormanın içine giden yol evlerin tam da önünden kıvrılıyor. İçerdekilerden kocaman, samimi el selamı. Yeni gelen herkes burada tanrı misafiri. “Dönerken” durum “giderkenkinden” farklı değil. “Buyurun bir çay, kahve ikram edelim”, ısrarı. Fevziye teyze yerden bitme, hem gülüyor hem eliyle boğazını gösteriyor. Ben ölmeye hazırım diyor, ameliyat olmuş. Guatr yaygın, kara lahana etkisi. Ama çok içten bir kadın, hala gülüyor, kırmadan davetini reddediyorum.

Kararlıyım. Zirve göreceğim. Örümcek ormanını deniyorum. Ziganayı geçip, Kürtün ilçesinde. 15 km tırmanış. Yolun ilk çeyreği. Dar ve kıvrılan bir patika. Asfaltı eskimiş bir yol. Amcanın biri, ileride yoldaki çukuru taş ve toprakla dolduruyor. Elleriyle. Yaşı bir hayli var, ama dinç görünümlü. El ediyor. Anlıyorum. Üzerinden geçip sıkılaştırmamı istiyor. Ne büyük bir yürek. Yürüdüğü yerde, durduğu yerde, yaşını sağlığını dert etmeden oradan geçecek arabaları ve içindekileri korumak için elinden geleni yapıyor. Dudaklarında huzurlu bir tebessüm. Bir süre daha yola devam. Yolda bir levha. Yol kapalıdır. Yanda ise stabilize yol. Bir başkasına rastlıyoruz. Camlar iniyor, nerden geliyorsunuz sorusunun geleceğini bildiğimden sormadan söylüyorum Trabzon’dan. Karşımda bende şimdi oraya iniyorum diyor. İniyorum dediği yer arabayla sağlam bir buçuk saat sürüyor. Yaylayı soruyorum, ne zaman düzlük göreceğim 30 metrelik ağaçlar muhteşem ama düzlük bir yere erişmek için yanıp tutuşuyorum. İnmeseydim sizi misafir ederdim diyor karşımdaki. Bu fakir görünümlü, zengin yürekli insanlara hayranlığım bir kat daha artıyor. Yani rica etsem Trabzon’u falan bırakıp bizle gelecek kadar samimi. Sonunda yayladayım, çadır keyfi 2700 metrede bir farklı. Her yerden sular fışkırıyor.

Çal mağarası, Düzköy. İlginç bir mağara. Çok benzeri var ama içinde yer altı nehrinden çağlayanı olan nadir. Dışından bir kafe. Mağaranın önünden dökülen çağlayanın tam arkasında. Bir çay gözleme, üstüne bırakılan bahşişi kabul etmiyor amca. Israr ediyorum. Amca, tamahkar. Eliyle gerek yok diyor, şaşırıyorum.

Kısaca, Karadeniz’de insanlar yaşıyor.  Bende yaşadığımı hissettim.

Öne çıkan

Matematik Köyü: Geldik mi?

Gezmek hele bir de inanarak gezmek…Saatlerce önünde durmak, seyretmek, içine çekmek, dokunmak, tadına varmak…Şu andan geleceğe anı bırakmak… Yok böyle bir varoluş, ölümsüzlük enstrümanı…

Gezerken kalbime üfler ruhumun ilacı.

Öğleden sonra, ılık bir sonbahar rüzgarı… Dolanan yollarda birbirini bırakmayan iki el… kenetlenmiş, bir olmuş.  Yanda yar… Gerçekten çok dik bir yar. Diğer yanda ise sevgili… Yardan daha şefkatli…

Piknik sepetindeki varlık, gelecek endişesi sıfır…

Mükemmel bir iklim.  Sarı, turuncu ve kırmızının her tonu… mükemmelliğin tablosunun fırçaları gibi yükseliyor ağaçlar…Felsefe taşını bulacağız.. Niyet bu.  Bulabilmek için önce formül, denklem ve gizemi̇ çözmemiz gereki̇yor.

Ve serüven hem bisiklet hem de yürümek gerektiriyor. Yürüyenin görevi geriden gelerek bisikletin hızından kaçan tüm yaşamı izlemek. Bisikletin görevi köşe dönenmeçlere önceden erişmek…

Yolda en az diğerleri kadar kaybolmaya hazır bizlere inat, sürekli adres soran, yaklaşamamak korkusu taşıyan insanlar.   Matematik köyüne geldik mi? Gelmiş olsanız pardon bu soruyu zaten sormazsınız ki? Gelmek için niye acele ediyorsunuz? Geldiğinizde aslında hiç gelemediğinizi nasıl da fark etmiyorsunuz? Gelmeye bu kadar acele ettiğinizden yoldaki varoluşu nasıl da kaçırıyorsunuz…

Zevk almak için tüm ihtiyacınız bir duvarın üstünden yere sallanan bacaklar…Gerisi zaten önünüzde uzar…İşte tam bu sırada bir ağaçkakan size yıllardır hazırlandığı gösterisini sunar…

Tüm ihtiyacınınız bir duvar…Üstünden atladığınızda size bambaşka bir hayat sunar..

Bazen piyano çalarsınız, bilmemeye inat notalardan ahenk akar… bazen şiir okursunuz, kaybolursunuz içinde.

Bazen kuşlarla paylaşırsınız kendini saklamaya çalışan ayçiçeğinin çekirdeklerini…Bir an kitaplığın içinden eski bir kitabın kokusunu çekersiniz içinize.. sonra pöti kare masalar, dev bir soba eşliğinde içilen kırmızı renkler..

Sonra bir köpeği durdurabilmenin cesaretini tadarsınız…o sıralarda oturur en ünlülerin izlerini bulursunuz…

Nesin in ruhu, bu dünyadaki son haliyle karşılaşırsınız… İyi ki geldiniz der..sevgilinize döner ve tekrarlarsınız.. İyiki geldin.

 

Öne çıkan

Prienne

This is the post excerpt.

Priene sadece bir antik kent değil. Enerji deposu. Söke ovasına hakim. Bir zamanlar deniz olan ovada gerçekleşen Pers savaşları. Muhteşem sütunlar ve tiyatro. Ve en güzeli kulağınıza fısıldayan rüzgar. Neler söylemiyor ki! Akşama doğru gitmelisiniz. Tadı damağınızda kalacak. Meditasyon yapmak için en doğal ortam:) Zamanda yolculuk. Gördüğüm bazı çizimlerden uzaylıların burayı ziyaret ettiğine inanasım geldi:) Çıkmak istemeyeceğiniz bir muhteşem kent.

post

SIKILMAK İYİDİR

İZİN VERİN SIKILSINLAR: Haz tuzağı, her şeyde iyi olmak ve nesil hatası.
 
Yeni nesil çocukları, yeğenleri, kardeşleri olanlar eminim ne demek istediğimi anlamışlardır.
 
Kafada hızlı tüketim, zihinde uyarılmış doyumsuz merak, elde telefon, tablet, bilgisayar. Yapılan her neyse sürekli haz vermeli, hızlı ve değişik olmalı, hep mükemmel olmalı ve hiç yenilmemeli.
 
Çocuğun “SIKILDIM” demesi bir ebeveyn için atom bombası etkisindedir. Yapılan masrafları, katlanılan fedakarlıkları, çabaları bir çırpıda siler süpürür. Kısaca şalterleri attırır.
 
Biz onlara çocuk diyoruz ama asıl zeka onlarda. Nereden vuracaklarını bilmede uzmandır duygu tüccarları.
 
Böyle bir durumda ebeveynler ne yaparlar?
 
A- Taze ebeveyn kendini suçlu hisseder ve yeni cihazlar alarak bu sıkılmayı beyhude gidermeye çalışır. Yeni cihazın ömrü bir gün bilemedin 1 haftadır. Yeni cihaz yeni sıkılmalar yaratacaktır, emin olun.
 
B- Ortalama tecrübeli ama dersini hala almamış bir ebeveyn sıkılmanın kendine düşen payından kurtulmak için boş yere kendini yorar ve “elinden tutan mı var çık dışarıda oyna, şuraya git, al eline kitabını oku…” seçeneklerinden biriyle basar azarı. Yarım saat sonra kapı zili çalar, asık suratla içeri geren çocuğun yüzünden hala sıkıldım akmaktadır.
 
C- Bir daha tuzağa düşmemeye yeminli akıllanmış ebeveyn “hayatta sıkılmak ta var” der, umursamaz, birşey yapmaz.
 
Whitehall çalışmasına ben inanmıyorum. Şimdi bu üç senaryonun 20 yıl sonraki hallerine bakalım.
 
A- Anne bu adamdan (evden, evlilikten, işten vs) sıkıldım.
Tm cnm. Yeni adam (ev, evlilik, iş…) bakalım mı?
 
B- Anne bu adamdan (evden, evlilikten, işten vs) sıkıldım.
Elinden tutan mı var, başkasına bak.
 
C- Anne bu adamdan (evden, evlilikten, işten vs) sıkıldım.
——————-
Yine cevap vermedi. Dur bir dakika. Konuya bir de başka açıdan bakayım, aa adam baya adammış yani.
 
Sıkılmak iyidir. İnsanı dışarıdan uyarıcı yerine içeriden bir uyarıcı bulmaya sevk eder. Zihin içinde daha önce gidilmeyen yerler ziyaret edilir. Kutu çalışmaya başlar. Bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi? Eğer birileri okuldan, evden, evliliğinden, işyerinden sıkılmasaydı bugün bu gelişmeler olabilir miydi?
 
Kısaca sıkılmak yaratıcılığı tetikler. Nasıl korku bizi tehlikeden korumak için, üzüntü gelecekte hata yapmayı önlemek için varsa sıkılmakta çok işlevli bir duygu.
 
Boşverin, sıkılsınlar. Sıkılmayı sakın yok etmeye çalışmayın.
 
Bana kulak vermiyorsanız İngiliz’e kulak verin.
 
“Sürekli heyecanla dolu bir hayat çok yorucu. Çünkü kişi, her zaman kendisini canlı tutacak bir şeylerin arayışında olacak”
 
“Aşırı seviyedeki heyecan sağlığı bozduğu gibi, mutlulukların içini boşaltır. “Tahrik” hissi, doğal tatminler, güzel sürprizler ve bilgeliğin yerini alır. Sıkılmak aşırı heyecanı dizginlemek için vazgeçilmez bir elementtir”
 
“Heyecanlanmanın kötü bir şey olduğunu söylemiyorum. Ancak bunun nicel bir şey olduğunu söylüyorum. Az olması durumunda hastalıklı bir hâl alabilir, çok fazla olması da insanı tüketebilir. Bu nedenle “sıkılmak”, mutluluk için dengeleyici bir unsurdur ve gençlere öğretilmesi gerekir.” – Bertrand Russell

İmha

Aslında temiz bir bilge olarak doğar insan, sonra sonra kirlenir. Bazı kir yıkanınca geçer, bazı kirler ise insan korkmaya, korkaklığa, korkutmaya bulaşınca silinmez olur, oksitlenir. Kir ve korkaklık değersizliği ve yetersizliği çeker. İnsanın kendi kendini öldürmeside böyle başlar. Yetersizlik duygusu bir kanserdir, metastazı sadece insanın kendine değil çevresine de yapar. Dalga dalga mutsuzluk yayılır.
 
Peki bu durumda ne ister insan? Tedavi. Hayır, her tedavi iyileştirmez. Tedavi başarılı olsa bile nüksetme ihtimali vardır, nükseden yerde iyileşme yoktur.
 
İyileşmeyi istemeli, hatta buna kafayı koymalı.

fent
Fent yaşamı savunmaktır
 
İnsanın kendi kendini yok etmek için inşa ettiği bu imhayı iyileştirmesi için ne gerekir?
 
Bir yazıdaki, yerdeki, insandaki hatayı görecek ve bunu kendine dert edecek veya dert etmeyecek şey insanın kendi zihnidir. Hatayı düzeltmek veya olduğu gibi kabul etmek bir tercih meselesidir. Değiştiremeyeceğin şeylere üzülmek ise gereksizdir. Neye inat edersen, direnirsen inat ettiğin, direndiğin şey kaderin olur.
 
Elinde taşıdığı su testisine kırmamak için özen gösteren insan, arabasının kaportasının çizilmemesi için çaba harcayan erkek, yeni aldığı elbisesinin kırışmaması için saatlerce ayakta kalıp oturmamayı tercih eden kadın, içine dışı kadar önem vermez, çünkü nasibinin içindeki boşluk kadar olduğunun farkında bile değildir.
 
İyileşen zihinde kaybetmek yoktur, sadece geri vermek vardır.

Tutanak Dolandırıcılığının Psikolojisi

Üniversitelerde, fakültelerde, okullarda, iş yaşamında yani hayatta yaygın bir mobbing aleti olan tutanak dolandırıcılığının psikolojisinden bahsetmek istiyorum. Bir örgüt maharetiyle belki de bir gün size karşı tutulacak olan mesnetsiz tutanakların nasıl tasarlandığını ve sahnelendiğini açıklamaya çalışacağım. Bunun için dolandırıcı, bolca gafil ve nitelikten, nizamdan ödün vermeyen bir dürüst insan lazım.

Mesnetsiz anlam itibarıyla “aslı olmayan” demek.

“Hayır insan ancak gördüğüne, duyduğuna imza atar” demeyin. Bunların üst düzey eğitimli olmalarına şaşırmayın. Zeka, makam ve tecrübe dolandırılmaya kalkan değildir. Üç gafilin (hukuktaki şahit yerine geçer) bir araya gelip imza attığı o sahte kurgular hayatınızı karartmaya yetebilir.

Unutmayın, insanın sadece parası dolandırılmaz aynı zamanda aklı da dolandırılır.

Tutanak dolandırıcılığın birinci kuralı:
Dikkati (spot ışığını) başka yere yöneltmek ve dikkati dağıtmanız lazım. Örneğin her türlü haltı yemişsinizdir; ağınıza düşüreceğiniz gafilin dikkatini sizin yaptıklarınızdan uzaklaştırmak için başkasına bok atıp durun. Ona sizden gelecek menfaati ballandırın. Bu arada yüzünüzde masum, şirin bir gülümsemeyle şakalaşmaya, konuşmaya devam edin. Bunu adı gafilin aklını kibarca soymaktır.

Tutanak dolandırıcılığının ikinci kuralı:
Gafile, ancak bir gafilin itaat edeceği bir otoriteden bahsetmek yeterlidir. Çünkü gafiller itaat etmeye bayılır. Gafilin itaatkarlığını üstünüzdeki arkanızdaki sanal otoriteyle beslerseniz gafil dolandırıldığının farkına varmayacaktır. O yüzden otoriteyle çekilmiş bir resim bile gerekli değildir, otoriteden bahsetmeniz yeterlidir. Örneğin rektör/dekan/müdür böyle istiyor deyin; hatta rektörü/dekanı/müdürü gafilin yanında aramaya kalkın, gafilin direnci kırılır.

Tutanak dolandırıcılığının üçüncü kuralı:
Unutmayın gafiller kendi gözleriyle gördükleri gerçekleri dahi diğerleriyle uyum içinde olmak için inkar eder. Bu nedenle etrafınızda suni kitle ve suni güç oluşturun. Biz topluca hareket eden bir sürüyüz algısı yaratın. Böylelikle diğerinin gözünde şirin görünmek isteyen her bir gafilden kendilerine boş kağıt verip imza almanız ve kağıdın üstünü istediğiniz gibi doldurmanız kolaydır.

Tutanak dolandırıcılığının dördüncü kuralı:
Korku ihtiyaçtır, aklın düşmanıdır. Zavallı Maslow maalesef bunun farkında bile değildir. Gerçek olmayan tutanaklara imza atan gafilin en büyük korkusu tutanağa konu olan olayın gerçek olmadığının bir gün ortaya çıkmasıdır. Bu korkudan dolayı tutanağı tutturanı gidip bir başkasına şikayet edemezler. Görmedikleri, bilmedikleri bir olay için tutturduğunuz tutanağa imza atan gafil bu tutanağa attığı namusu olan imzayı reddederse namusunu yok etme riskiyle karşı karşıya olduğunu bilir.

Tutanak dolandırıcılığının beşinci kuralı:
Gafili bol bol pohpohlayın. Yani “ne kadar dikkatli adamsın, bak bu adamı buradan bir gönderelim senin tüm sorunların çözülecek, alamadığın dil puanını alacaksın, yapamadığın tüm yayınları yapacaksın, seni engelleyen adamdan kurtulalım, bak ben ne duruma düştüm sende bu duruma düşme” deyin. Mağduru oynayın. İnsan yardım etmeyi bir sever bir sever şaşarsınız. Ona bir gün senin durumuna düşebileceği hatırlatması yapın. Her gafil, fark edilenle edilmeyen arasındaki boşlukları kendisi dolduracağından bu boşluğa “benim gibi sorun yaşama” korkusunu ekin.

Tutanak dolandırıcılığının altıncı kuralı:
Seçeceğiniz gafilin “umutsuz, çaresiz, donanımsız” olmasına dikkat edin. Bunların aklını çelmek çok kolaydır. “Gazlayın, tavlayın ve avlayın.” Donanımsız insan aç gözlüdür. Mesnetsiz tutanağa attığı imzanın kendine makam, güç, otorite, koruma, yükseltme, atama, eşini işe alma, günahlarını affetme, sürüye kabul edilme olarak döneceğini bilir.

Tutanak dolandırıcılığının son kuralı:
Zaman baskısı yaratıp düşünmesine fırsat vermeyin. “Aman fırsat kaçıyor ; bu adamı şimdi tepeledik tepeledik, sonra bak seçimler geliyor başımıza amir olmasın” deyin. Sürekli saatinize bakın. Gafil artık mala bağlayıp namusunu size teslim edecektir.

Tanrısal Ego

Son, bir nevi veda, konuşmasını yapan, güçten düşen, fakat bunu henüz kabullenemeyen ve artık mazi olan birilerini dinlerken kendi kendime hep “Hayat her şeyin tersini gösterecek kadar uzundur!” derim.

Veda konuşmalarında, gider ayak hala aba altından sopa göstererek “ben bitmedim hala ayaktayım” diyen, diğerlerini aşağılayan, gücün baş döndürücü etkisinden kurtulamayanların sergilediği “abartılı bir gurur, ezici bir kendine güven ve başkalarını küçümseme, acelecilik, dinlemeyi ve tavsiye almayı reddetme, detaylara takılma, eleştiriye kapalı olma, kendi fikirlerini kabul ettirmede baskın, pervasızlık ve empati yoksunluğu, kendini aşırı beğenme, yalnızca kendi fikirlerini değerli kabul etme, başkalarının fikirlerine karşı iletişimi kapatma, yalan söyleme ve kendi yalanına inanma (mitomani), başarıları dolayısıyla gücü kendinden bilmenin” ilginç bir sarmal olduğunu düşünmeden edemem.

Bu sarmalın nereden başladığını hep merak ederim. Sanki buldum gibi.

Bilirsiniz virüsler çok sinsidir. Virüslerinin zamanla hastalık olarak ortaya çıkması için, bazı ortamların oluşması gerekir. Bünyede mevcut bulunan bu virüsler uygun ortamı bulunca bünyeyi ele geçirir. Belli bir zamana kadar ortaya çıkmaması, önceki yıllarda hiçbir belirti göstermemesi, bünyeyi tamamen ele geçirinceye kadar tehlikesinin farkına varılamaması gibi etkenler virüsün avantajıdır.

Acı beden ve Hubris insana yerleşen o virüslerden. Her ikisinin de ortaya çıkmalarının arkasında ya bir travma, psikiyatrik bir rahatsızlık, kronik ağrılar, hastalıklar, bilinmezlik ama illada çocukluk vardır.

Tıp alanında bu konuda okuma yaptıkça bu virütik durumun kimyayla, histolojiyle (doku bilim), nörolojiyle, toksikoloji gibi tıbbi bilimlerle alakalı olduğu kanaati uyandı bende.

Neden mi kimya?

Diyorlar ki; “Beyin değiştirici en etkili kimyasalların başında “GÜÇ” gelir ve de başarı. İnsan beyni bu iki kimyasala karşı koyamaz ve altyapıda çatlaklar varsa durum çok vahim hal alır.”

Her türlü hastalığa vücut bağışıklık sistemi direnebilir; ancak; güce karşı direnebilecek bir bağışıklık sistemi yoktur. Gücün beyin üzerindeki etkileri kokain gibidir. Her ikisi de beynin ödül merkezindeki dopaminin etkisini artırır.

Korteksdeki hormonal değişim düşünceyi etkileyecek, düşünceler de davranışa evrilecektir.

Acı beden acıyla, mağduriyetlerle beslenir. “Acıda” yaşamayı sever. “Bana şunu yaptılar. Ben bunlara layık değilim, hak etmedim, oysaki ben neler neler yaptım” ile kendini mağdur rolüne sokar. Ağlayarak sızlayarak çevresinden ilgi görür. Aslında istediği gerçekleşmiştir. Yaşadığı sözde mağduriyet onu besleyecek olan yemektir.

Hubris virüsü ise güçle beslenir. Güçle uyanır, güç elden gidince kabuğuna çekiliverir. Asla yok olmaz, ebulaya bile rahmet okutur. Zalimlerin güç elden gittikten sonra kuzuya dönmesi aldatıcı ve geçici bir durumdur. Zalim sinsice, taptığı güce yeniden ulaşmak için zalimce oyunlarına devam edecektir. Hubrisler bazen kendi kibirlerini oluşturur (Agamemnon gibi). Bazen de Xerxes gibi, geçmiş nesilin zaferlerinin kibirlerini alır (çalar) (Ikarus efsanesinde olduğu gibi).

Değişik alanda çalışılan bir konu olmakla birlikte, yapılan çevirilerde genelde Hubris sendromundan mustaripler için:

“Gerçeklerden kopukturlar.

Kendilerine güçten ışıklandırılmış bir dünya yaratmışlardır.

Zafer arayışındadırlar. Dünyayı güç kullanımıyla kendini yüceltmek için bir yer olarak görür.

Kendini yüceltmek için hiçbir fırsatı kaçırmaz

İmajı ve görünümüyle ilgili yüksek kaygılıdır.

Toplum karşısında ya da birebir konuşmalarında gayretle gündelik yaptığı işleri mesihvari şekilde gibi yüceltir. Kendini örneğin bazen çalıştığı kurumla birleştirir. Ben varsam kurum var ben yoksam kurum murum yok der.

Konuşurken kendini sürekli “asiller” sınıfına sokar ve “biz” ifadesini kullanır. Burada bizden önce kimse bir şey yapmadı, biz geldik bina diktik gibi.

Aşırı özgüvenli görünür.

Diğerleri, altta çalışanlar, kimse ondan hesap soramaz. Yalnızca daha yüksek merciye (Allah cc.) hesap vereceğine ve bu ilahi hesaptan aklanarak çıkacağına inanır.

Huzursuz, umarsız, aşağılayıcı, pervasız ve bazen kendini bile şaşırtacak dürtüsel eylemlere başvurmaktan çekinmez.

Çıkış noktası “Zafere giden yol mubahtır”. Bundan dolayı istediği sonuç için asgari ahlakı kuralları dahi ayaklar altına almaktan çekinmez.

Açıkça diğerlerini adam yerine koymaz, hor görür” denmektetir.

Ve bu çevirilerde şu notun altı özellikle vurgulanmakta. Çoğu bilimsel-klinik vakada yukarıda sayılan özelliklerin ortalama üçü ya da dördünü taşıyanlar hubris olarak saptanmakta yeterli görülmüş. Ender ve üstün ırk, yukarıda sayılan tüm özellikleri kendinde taşıyan hubris ise soyu tükenmiş bir türmüş.

İş hayatımda yaşadıklarımı gözden geçirdim, soyu tükenmişlikle ilgili emin olamadım, belki bir çeviri hatasıdır diye düşünerek orijinal makaleyi indirip okumaya başladım. Bilimsel bulgulardan ve çevirilerden hep şüphe edelim derim.

Kaynak: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/367650

BİR GECE 12 YIL SÜRER Mİ?

Silindir, taştan bir silo. Kapısı yok. Girişi yok. Çıkışı yok. Taştan duvarları yer yer nemden çürümüş, altı toprak, üstü üç kat yüksekliğinde. Çatıya yakın iki açıklık bırakılmış duvarda kuşlar rahat girsin çıksın diye. Ne sabah ne de öğlen güneşi alıyor. Sadece ikindi vakti sağımdaki açıklıktan, o da üç kat üstümden bir ışık geliyor. Uzanıp yakalamak, sıcaklığını hissetmek istiyorum ama beyhude.

Tavanda taştan siloyu bir baştan diğer başa geçen uzun paslı bir demir ve bu demiri tam ortadan kesen başka paslı bir demir.

Silo toprak rengi. Toprak ise güneş görmediğinden kapkara başka bir renk. Bu rengi tanımıyorum. Bir duvardan diğer duvara tam beş büyük bir küçük adım. Daire olduğundan diğer duvarlar arasını ölçmeye bile gerek yok.

Yerde, toprak zeminde eskimiş bir fırçayla bir çizgi çekilmiş. Duvardan onunla uçta birleşen bir çizgi daha çizilmiş. Yanında, başka bir yerde eskimiş ve benim gibi bu siloya hapsolmuş bir tenekenin üstüne hiç eskimeyecek kaybolmayacak bir uyarı “buradan çıkmak yasak” yazısı ve duvarda ise benden öncekilerden kalan “buraya gelen umudunu dışarıda bıraksın” hatırlatması.

Her gün istisnasız düz ve küçük adımlarla yürüyüp bir çizgiyi tamamlıyorum ve diğer çizginin dışına çıkmadan adımlarımı sayarak devam ediyorum. Tam tamına seksen bin adımda güneşi batırıyorum. Konuşmak yasak, kendi aranda ya da hiç görmediğim diğerleriyle. Kimseyi görmedim hatta kendimi bile göremedim, etrafımda yansımamı görebileceğim hiç bir şey yok. Toprak rengimi emiyor, taş duvar ışığımı çekiyor.

Zaman zaman yerde sere serpe, soğuktan titrer halde yatarken bir karınca çıkageliyor. Onu, parmaklarımın üzerinden geçişini, yanımdaki tek canlının arkadaşlığının sıcaklığını kaybetmemek için benden ayrılmasın diye diğer elimi üstünden geçtiği parmaklarımın yanına koyuşumu, içimi hafif ürperten ısırmalarının bana yaşama sevinci verdiğini şükrederek izliyorum. Bir karıncaya duacıyım.
Hayatı, anlamını ve önemini, her şeyi yitirmek üzereyim.
Kaybolduğuma yemin edebilirim ama o benden ümidini kesmedi. Binlerce yol uzaktan geldi ve beni buldu. Beni bulma konusundaki ısrarları diğerlerini sinirlendirse de o vazgeçmedi. Yağmur altında beklerken ıslanmadı. Güneşin altında yanmadı. Soğukta üşümedi. Gecem on iki yıl sürdü. Bitesiye kadar gitmedi.

O dışarıda bir yerde biliyorum. Bense hala içeride.
Uzunca zamandır cezalıyım, ellerim bağlı, kendime bakamıyorum. Karıncam da ortalıkta yok. Ezmekten korktuğum için tam iki yüz bin adımdır uyumuyorum. Göğsüme değen ve zaman zaman beni gıdıklayan bir şeyler var. Sakal olduğunu umuyorum. Takatim kalmadı. Çizginin dışına düşüp ceza almamak için yalvarıyorum. Uzandığım yerden kalkamıyorum.

Bir bağırtı mı var? Tıkırtı duydum. Kafamın içinden. Anladım. Üç defa vurunca “c” altı defa vurunca “e”, yirmi yedi defa mı vurdu o zaman “v”. Tıkırtı kesildi. “Cev” ne demek ki? Kafayı kaçırmak üzereyim. Zonkluyor. Ah işte tıkırtı yine başladı. Kafamda tıkırtı, bu bir defa. Bu “a”. Güldüm sanki ne demek istediğini biliyorum. Sonra nefes almadan bekledim, sayıları karıştırmamak için. Yirmi defa devam eden tıkırtı. Bu “p” demek. Anladım kafam benden “cevap” bekliyor.
Kafamın içinden gelen tıkırtı ve birde uzunca zaman görmediğim karıncam. Yok bu farklı. Duvardan yankılanan ses kulaklarıma ağır geldi. Sanırım “kalk” diyor. Nerden buldum bu gücü bilmiyorum ama ayaktayım. Parmaklarım uyuşmuş düğmemi ilikleyemiyorum. Sürüklenen adımlarıma eşlik eden bedenim sürünüyor. Olduğum yerde yalpalıyorum. Duvara dayanmak istiyorum ama birden yasak olduğunu hatırladım. Aramızda hep en az iki santimetre mesafe olmalı.

Kafamda çuval, gittiğim yeri görmüyorum. Bakışları görmesem de hissediyorum. Bir ucube gibiyim. Belki de kendi kolumda bilinmez, meçhul bir yere gidiyorum. Tahtadan bir tabure. Tıkırtı başladı yine. Dört, on dokuz ve on dört. “Çök” diyor . Ses duymamaya o kadar alıştım ki kendimden başka. Ne demek istediğini anlamıyorum. Sertçe omzuma bastırıyorlar sanki. Ellerim serbest altımı yoklayıp tabureyi buluyorum.

Artık şifreyi çözdüm. Ne kadar hızlı tıkırdasa da sayabiliyorum. “Senin kelimelerle aran iyiymiş, yaz” diyorlar.

Kağıt ve kalem elimde yabancı. Kalem, kalem tutmayı unutmuş parmaklarımdan yavaşça kayıp düşüyor. Nasırlaşmış parmaklarım yine de beceriksizce kağıdı tutup burnuma yaklaştırıyor. Özlediğim bir koku. Derin derin nefes alıyorum.

Gözlerimi gözlerine sabitleyenden ayırmadan el yordamıyla kalemi buluyorum. Başparmak ve işaret parmağım anlaşamıyor. Ben de kalemi işaret parmağımdan alıp yüzük parmağıma emanet ediyorum.

Sindirilmiş kalemimin kağıt üzerindeki sesi oldukça çocuksu çıkıyor.

Tıkırtıya “Neyi yazayım?” diye soruyorum. Tıkırtı kımıldamıyor.

Kalem tıkırdıyor.

“Bir gece on iki yıl sürer mi?”

KABULLENMEK

Katıldığım atölyelerde özellikle genç nesil “duygusalım keşke mantıklı olsam” diye yüksek sesle iç geçiriyor. Mantığıyla hareket ettiğine inananlardan bazıları ise duygusallığa özeniyor. Hepsi olduğu durumu kabullenemediğinden “ENDİŞE”li. Oysaki mantık ve duygu bir faytonu çeken atlar gibi aslında. Mantık ağır abi, duygu ise adı üstünde tam bir coşku seli.

 
“Olanın olmayanı istemesi sendromu” tam bir muamma olan insanı çok ilginç bir çalışma konusu haline getiriyor. Her şeyi kontrol edebileceğine inanan insan kendi duygularını bile kontrol edemediğini anlayınca dananın kuyruğu kopuyor.
 
Kabullenemiyor.
 
İnsanın duygularını kontrol etmeye ve bastırmaya çalışması tam bir açmaz. Duyguları kontrol etmeye harcadığı emek ve zamanı duyguların peşinden ortaya koyduğu davranışlara yöneltse iş bitecek aslında. Demem o ki, kabullenilmiş iyi depresyon tam bir mucize. İlk defa dış dünyayla ilişkini sınırlayıp içine dönüyorsun.
 
Korkmayın duygularınızdan. Kabullenin.
 
Doya doya duygusal olabilirsiniz, nefret edebilirsiniz, sevmeyebilirsiniz, üzülebilirsiniz, tepkisel olabilirsiniz. Ne var ki bunlarda? İnsanız bu duyguların hepsi bizde var. Sadece bu duygulara eşlik eden davranışlarınızı gözden geçirin yeter. Ya da daha çok merak, metanet, şükran duygularınızı harekete geçirmenin yolarını deneyin.
 
“Üzülme, sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır.Yaratan sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin? Taş taşlıktan vazgeçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmayı dileyen taş, ezilmeyi, yontulmayı göze almalıdır” (Mevlana).

ANNE BEN OKULA GİTMEK İSTEMİYORUM.

“Neden, ne oldu Behçet?”
“Anne, gitmek istemiyorum.”

Annesi Natya’ya çıkması gerektiğini söyleyince kadın çaresizce elinde tuttuğu okul formasını iyi eğitim görmüş mürebbiye edasıyla ve intizamlı hareketlerle yatağın üzerine koydu. İzin isteyerek çıktı. Esma Behçet’in ellerinden tutarak birlikte henüz yeni ütülendiği anlaşılan kıyafetlerin üzerine oturdular. annesi, bacaklarının arasına aldığı Behçet’in saçlarından öpüp bir şey demeden onu iyice kendine bastırıp birkaç dakika sessiz kaldı.

O sırada Behçet nasıl ve ne kadarını anlatması gerektiği konusunda kararsızdı. Yirmi tane ufacık çocuğu tahtaya kaldırıp sıraya soktuktan sonra hepsine teker teker tokat atan veya çocuklardan herhangi birini kulağından tutup hızlıca tahtaya vuran veya onların etini tırnaklarıyla kıstıran öğretmenini nasıl anlatacağını bilemiyordu. Behçet öğretmeninin kendisine taktığını düşünüyordu. Sınıfta bir dikkatsizlik sonucu elinden fırlayan kalemin kafasına isabet etmesi nedeniyle kendisine takan, bununla kalmayıp tüm sınıfı da Behçet’e karşı örgütleyen ve küstüren, Behçet’in daha o yaşta toplum tarafından reddedilme şerefine nail olmasını sağlayan, ancak annesi, babası geldiğinde şirinlik maskesi takıp şefkat öbeği haline gelen öğretmenini nasıl anlatabilirdi ki.

Sınıf başkanına kitap okutan, karşısında makyaj yapan, yazılar formaliteden ibaret olup gerzek merzek bütün kızların dört beş alırken, sınıf başkanı ve yardımcısı dışındaki hiçbir erkeğin birden ikiden yukarı not alamadığı, artık hangi erkek buna ne yaptıysa hırsını Behçet gibi erkek adayı çocuklardan çıkaran, konuşan erkek çocukların ağzını sınıfta çamaşır mandalıyla sıkıştıran, öğrenci dövmekte usta, iğrenç cezalandırma yöntemlerinin hepsini bilen, diz hizası eteğin altına yaz kış mus çorap ve siyah çizme giyen, geniş ekran gözlüklere ve gözlüğünü boyunda tutmaya yarayan taşlı bir gözlük zincirine sahip, hiç evlenmediği için yalnızlığın ve seçilmemişliğin sinirini öğrenciden çıkaran, sınıfta alışılmadık bir koku olduğunda tüm öğrencilerin götünü tek tek koklayan, Behçet’ten önceki dönemden öğrencisi yapılan sınavda puanı düşük geldiği için kendini bornoz kemeriyle banyoda asan, tüm öğrencilerine banka atmsi muamelesi yapan, kartı ağızdan sokup, seri tokatlarla şifreyi girip, kulağı aşağı doğru hızlıca çekip, kartı makattan alan, yeteneksiz olduğunu kabul etmeyen, nakil olarak daha iyi bir okuldan geldiği sınıfta Behçet’e orada öğrendiklerini tamamen unutmasını isteyen, unutamadığı için mesela tahtaya kalktığında toplama işlemi yaparken bir yanda da çubuk çizip onları gruplamak yerine aklından toplama işlemi yaptığından dolayı tokat atan, onu tuvalete kilitleyip gece okulda bırakmakla tehdit eden, sınıfı çalışkanlar ve tembeller diye ikiye ayırıp tembellerden maddi durumu iyi olmayanları daha da döven, solaklara gıcığı olan bu kadını anlatmak imkansızdı.

Anne ben okula gitmek istemiyorum.